İnsan hakları

1999 yılında  ilk kez 7. ve 8. sınıf öğrencilerine insan hakları dersinin , her paragrafı ayrı yorum konusu.

       Türk usulü insan hakları dersi „milli değerlere bağlılığı“ işleyecekmiş. Beni çarpan bölüm özelikle şu: „İşte“ diyor Hilal Köylü „öğrencileri hümanizmden insan hakları düşüncesine götüren satırlar“:
       „17. ve 18. yüzyılda insanın her şeyden üstün varlık olduğunu açıklamaya çalışan hümanizm düşüncesi doğmuştur… 1789 Fransız devrimi… Bu düşünceleri somutlaştırmıştır. Bu dönemde önemli eserler ortaya koyan J. J. Rousseau, Voltaire, Machiavelli, Montesquieu düşünceleriyle tüm insanlığı etkilemiştir…“
       Tek paragrafta bu kadar hata ve cehalet yan yana gelebilir.
       17. ve 18. yüzyılda doğan „hümanizma“ değil, „aydınlanma“ her şeyden önce.
       „Hümanizma“nın kaynağı Yunan ve Latin klasiklerine gider, 14. yüzyıl İtalyasının Petrach’ı, Boccaccio’su ile gelişir.
       „Aklın otoriteye başkaldırısı“ olarak özetleyebileceğimiz „aydınlanma“ ile „hümanizma“ arasında – kronolojik açıdan – koca koca yüzyıllar var.
       Ama tabii „milli değerler“ otoritesine kayıtsız şartsız itaati yüceltmek amacıyla yola çıkan bir kitap körpe beyinlere „aklın başkaldırısı“ gibi aykırı düşünceleri nasıl sokar? Bu sorunun cevabı olamayacağı için, „hümanizma“ ile aydınlanma herhalde basit bir „tarih sürçmesi“ nedeniyle değil, daha muğlak olduğu fikriyle „hümanizmanın“ „aydınlanma“ yerine bilinçli bir tercihle konmuş olduğunu düşündüm. Neticede „aydınlanma“nın kaynağında „hümanizma“ olduğu da düşünülebilir.
       Fakat son cümleye ne demeli?
       „(Fransız İhtilali döneminde) önemli eserler koyan J. J. Rousseau, Voltaire, Montesquieu, Machiavelli…“
       Machiavelli bu cümleye nasıl girdi? İşte bunu çözemedim. Machiavelli’nin doğum tarihi 1469. Rousseau’nunki 1712. Arada 2.5 yüzyıllık fark var. İnsaf!
       Machiavelli’nin aydınlanma çağı düşünürleriyle uzak yakın akrabalığı, düşünce birliği yok.
       Montesquieu (1689 – 1755) „Kanunların Ruhu“ adlı yapıtıyla hafızalarda yer etmiş, insanlığı „devlet yetkilerinin sınırlanması“ kavramı ile tanıştırmış modern siyaset biliminin temellerini atmıştır.
       Voltaire (1694 – 1778) için „hoşgörünün babası“ diyebiliriz. İnsanlık tarihine miras bıraktığı düşünce „erdem ve kuşkunun“ yerleşmiş inançları sorgulaması, sonuçta ne olursa olsun onlara tolerans payı bırakabilmesidir.
       J. J. Rousseau (1712 – 1778)’nun temel davası ise „özgürlük“ ve „birey“dir. Düşünce hayatı „disiplin“ ve yerleşmiş sosyal tabulara, yerleşik değerlere tavır almakla geçmiştir. Ünlü yapıtı „Sosyal Mukavele“ demokrasi geleneğinin temel taşlarından biridir. Türk müfredatına giren herhangi bir kitapta en zor açıklanabilecek isim Rousseau bana göre.
       Gelelim Machiavelli (1469 – 1527) – ya da bizde anılan adıyla – Makyavel’e. Adı aydınlanma düşünürleri arasında anılmasa, bizim siyasi kültür ve düşünceye en uygun düşen isim bu aslında.
       „İktidar ve gücün“ teorisyeni olarak anılan bu rönesans düşünürünün, „insan hakları“ gibi bir kaygısı hiç olmadı. „Sonuç için her yol mübahtır“ felsefesi, Makyavel’in adıyla birlikte anılan en ünlü söz. „Hükümran kimdir? Nasıl olmalıdır?“ Makyavel’in cevap aradığı tek soru bu. „Hükümran için korkulan biri olmak sevilmekten önemlidir“ der Makyavel. „İktidar“ ya da „Devlet raconu“ ona göre her şeyin üstündedir.
       Avrupa demokrasi tarihi yalnız verilen mücadelelerle değil, düşünce tarihinde anlamlı bir kronoloji içinde, taş taş üzerinde inşa edilmiş bir süreç. Ders kitaplarında o süreci baştan savma, yalan yanlış cümlelere indirgemek mümkün değil.
       Öğretemeyeceğimiz şeylere soyunup niye cehalet besliyoruz. Şart mı „İnsan Hakları“ dersi vermek? Türkiye mevcut şartlarda „İnsan Hakları“ dersi okutabilir mi? Ve hangi sebeple, niçin veriliyor bu ders? Kamuoyumuza „bakın biz insan hakları okutuyoruz“ demek için mi, Avrupa’nın gözünü boyamak için mi?
       Nedeni ikincisiyse kazanılamıycak bir dava bu. Aydınlanma çağı düşünürleriyle Makyaveli karıştırabilecek tek Avrupa ülkesi yok çünkü.
       Avrupa din, dil farkları ötesinde Dışişleri Bakanımız Cem’in iddia ettiği gibi „ortak bir siyaset kültürünü“ paylaşmaksa eğer, o sınır gerçekte Helsinki’den çıkacak içi boş bir „adaylıktan“ değil Montesquie ile Makyavel’i karıştırmamaktan geçiyor.
  1. Hinterlasse einen Kommentar

Schreibe einen Kommentar

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: