Etnosantrizm ve Irkçılık

https://i1.wp.com/www.blisty.cz/img/5869.jpgİnsanların doğaları birbirine benzer, onları birbirinden ayıran alışkanlıklarıdır. (Konfüçyüs)

Irkçılık bilinci, 18.yüzyıldan bu yana görülen çağdaş bir olgudur. Bu bilincin, ırkların ve halkların en çok karışmaya başlamış olduğu bir dönemde uyanmış, daha doğrusu uyandırılmış olması ilginçtir. Çağdaş toplumların hiç birinde ırksal birim ile ulusal birim, toplumsal birim çakışmamaktadır. Oysa tarihte ırksal birim ile toplumsal birimin çakıştığı dönemler olmuştur. Gene de bu dönemlerde ırk bilinciyle karşılaşmayız. Bunun en güzel kanıtı, klan, kabile toplumlarında soy bağının (kan bağının) gerçek değil varsayımsal bir bağ olarak görülüşü, klana kabul edilen bir yabancının tam üyelik haklarına sahip olup öteki üyelerle kardeş sayılmasıdır; buna karşılık, aynı ırktan olan farklı klanlann, kabilelerin, birbirlerini düşman olarak görebilmeleridir. Antik uygarlıkların kozmopolit yapılara sahip oldukları bilinmektedir. Bu toplumlarda yapılan ayrım ise, günümüzün kavramlarıyla açıklarsak, uygar-barbar (ilkel) toplumlar sınıflandırması biçimindedir. Ortaçağın Hıristiyan ve islâm .toplumlarında insanlar, ırklarına değil inançlarına (kültürlerine) göre sınıflandırılmıştır. Bu tutum, İslâm toplumlarında yirminci yüzyıla kadar sürmüştür.. Kısacası, kapitalizm ve kolonicilik öncesinde ırk bilinciyle karşılaşmayız. Kuşkusuz bunun, bir ırktan oluşan halkın bir başka ırktan oluşan halkın ülkesini fethedip, yendiği halkı toptan aşağı bir statüye indirdiği ve karşılıklı evlenmelerin yasaklandığı Yunan’ın Sparta’sı. Hindistan’ın kastları gibi kuraldışı örnekleri vardır.

A. „KAPİTALİZM VE KOLONİCİLİK ÖNCESİ IRKÇILIK“ SORUNU
Bazıyazarlar, ırk bilincinin tarihçesini kabile toplumlarından başlatmakta, bazıları ırkçı önyargıların zamanımızdan beş bin yıl önce Hindistan’da, zamanımızdan dört bin yıl önce Mısır’da görüldüğünü ileri sürmektedir. Bazı yazarlar ilk ırkçılık öğretilerinin İsrailoğulları’nda, Eski Yunan’da ortaya atıldığını söylemektedir, örneğin T. F. Gossett, 18. yüzyıldan önce halklar arasındaki fizyolojik farklılıkların önemine ender olarak değinildiğine bakarak ırk bilincinin çağdaş bir olgu olduğunu düşünenler varsa da, tarihte, biyoloji, antropoloji bilimlerinin ortaya çıkmasından önce bile ırkçılığın görüldüğünü ileri sürüp, Hindistan’dan, Mısır’dan, İsrailoğulları’ndan, Roma’dan, Yeni Dünya halklarından örnekler vermektedir. Bu yolda Gossett, Hindistan’da, Rig Veda’da, Aryanlar’ın İndüs Vadisi’ni istila edişlerini, Aryanlar’ın tanrısı İndra’nın, nefret ettiği kara derilileri, doğaüstü bir kudretle yeryüzünden ve gökyüzünden silip süpürdüğünü, bu yassı burunlu barbarları öldürdüğünü anlatan pasajı gösterir. Bu açıklamadaki „barbarlar“ sözü gerçek durumu anlamamızı sağlayacak anahtarı sunmaktadır. Yendikleri yerleşik koyu derili halkın etkisiyle sonradan uygarlaşan „Aryanlar“ın göç ve yerleşme dönemlerinin destanı olan RigVeda’da görülen söz konusu ayrım, İlyada’daolduğu gibi, ırk ayrımı olmaktan çok „uygar-barbar“ (kültür) ayrımıdır. Gerçekten Gossett’in kendisinin de (s. 7’de) belirttiği gibi, ırk [kabileler] başlangıçta kastların temelini oluşturmuş olsa bile, yukarı kastların kemiklerinin üzerinde yapılan araştırmalar, aralarında koyu derililerin bulunduğunu gösterdiğine göre, biyolojik farklılığa dayanan ayrım fazla sürmemiş, yerini kast ayrımı almıştır.
Eski Mısır’ın renkli duvar resimlerinde, farklı toplulukların insanlarının, farklı giyim kuşamları yanı sıra, fizyolojik farklılıklarına göre çizilip, derilerinin rengine göre, Mısırlılar’ın kırmızı. Asyalılar’ın sarı, Afrikalıların siyah, Avrupalılar’ın beyaz boyandıklarını görüyoruz. Bu onların mutlaka ırkçılık yaptıklarını değil, ırkların varlığının bilincinde olduklarını gösterir. Firavun III. Sestoris’in (İ:Ö. 1887-1849) güneyde diktirdiği dikilitaşa yazdırdığı „Hiç bir zenci dikilitaşla belirlenen bu sınırın ötesine geçemez“ yazısı da „Sinuhe’nin öyküsü“nde okuduğumuz, Doğu halklarının saldırısına karşı yaptırılan „Firavun’un Duvarı“ gibi, ırkı değil, ülkeyi yabancıların saldırısından, sızmasından korumak amacını gütse gerek.
Eski Çinliler’in insanları, deri renklerine göre, solgun menekşe, et rengi, beyaz, siyah olarak sınıflandırmaları da, „ırkçılık“ öğretisi olmaktan çok bir „ırk kuramı“ olarak nitelenebilir. Çünkü öteki eskiçağ ve ortaçağ devletlerinde ve imparatorluklarında olduğu gibi, Çin’de görülen de, uygar Çinliler ile barbar yabancılar ayrımıdır. Gerçekten, bu ayrıma uygun olarak bir Çinli tarihçinin. Çin’in kuzeyindeki topluluklardan „sarı saçlı, yeşil gözlü ve koca burunlu çirkin bir ırktırlar, ataları olan may-jnunlara benzerler“ biçiminde söz ettiğini görüyoruz.
Yahudiler’in kutsal kitabı olan Tevrat’ta (KitabıMakaddes’in“Eski Ahit“ kitabında) pek çok yerde geçen „seçilmiş halk“ sözüne, hatta Tevrat’ın“Ezra“ kitabında (10. babda) „Memleketin öteki] kavmlarından yabancı karılar…“ın ve „onlardan doğanların bırakılması“; „Nehemya“ kitabında (gene 10. babda) „… Rabbimiz Yehova’nın bütün emirlerini ve hükümlerini ve kanunlarını tutup yapmak üzere kızlarımızı memleketin kayınlarına vermeyeceğiz ve oğullarımıza onların kızlarını almayacağız…“ sözlerine bakılarak, ilk ırkçı düşünüşün Yahudiler’de [İsrailoğulları’nda] görüldüğü ileri sürülmektedir. Yahudiler’de o zaman görülen bu davranış, ırkçı değil kabileci bir nitelik taşımaktadır. Yahudilik bir ırk değil bir din, bir kültür, Yahudiler bir etnik grup olduğu gibi. Yahudiler’in kız alıp vermemeyi düşündükleri „memleketin kavmları“nın bir bölümü başka ırklardan iseler de. birçoğu Yahudi kabilelerini oluşturan ırkdandır. Ve Yahudiler bu kabilelerle aynı ırktan olduklarının bilgisine, bilincine ermiş değildirler. Yahudiler’in bu tutumu zamanlarının .çoğu halkınınkinden farklı değildjr. Farklı olan, bu tutumun „kitaba dökülmesi“ ve yanlı etnik, ulusal tarihlerin oluşturulmasıdır. Kabile toplumundan ulus toplumuna geçildiğinde de kitabın düşünceleri izlenirse, o zaman bu düşünceler ırkçılık öğretisinin oluşturulmasına yardımcı olabilecektir. Bilindiği gibi Yahudi topluluklarının ulus toplumuna geçebilmeleri yüzyıllar almış, geçmeleriyle birlikte ırkçılığa yaklaşan davranışlarda bulunmaya başlamışlardır. Gerçekten bugün İsrail devleti, İsrail’e göç etme ve vatandaşlık konularında Yahudi soyundan olan kimselere özgü ayrıcalıklı statüler tanımaktadır.
Eski Yunan’da Hippokrates’in öğrencilerince derlenen Corpus Hippocraticum’da“peri Aeron“ (Havalar Üstüne) adlı bölümde geçen „Asya’da olduğu gibi, Avrupa’da büyüklük, şekil ve meziyetler bakımından birbirlerinden ayrı uluslar vardır. Dağlık, sert ve sulak yerlerde [kuzeyde] oturan… insanların iri yapılı, dayanıklılığa ve yiğitliğe elverişli olmaları, hatta bunlarda bir dereceye kadar vahşilik ve hayvanımsılık bulunması pek doğaldır. Bol otlu, çukur, sıcak yerlerde [güneyde) yaşayanlar … sakin, uyuşukturlar…“ gibi sözler, Asyalılar’ın barışçı, köle ruhlu, Hellenler’in girişken, hırslı oldukları yolunda değerlendirmeler vardır Bunlarla Aristoteles’in Politika’da. hemen aynı görüşleri soğuk bölgelerde yaşayan ırklar cesaret ve tutkuyla doludurlar, fakat becerileri ve beyin güçleri kıttır. Bundan ötürü siyasal birlikleri ve başkalarına egemen olma yetenekleri yoktur, Öte yandan Asyalı ırkların hem beyinleri hem de becerileri vardır, ama cesaret ve iradeleri eksiktir; bu nedenle hep köleleştirilir ve uyruk „olarak kalırlar. Coğrafyaca orta bir durumda bulunan Hellen ırkı ise her ikisinden de bir ölçüde pay almıştır. Dolayısıyla en iyi siyasal kurumlara sahip olarak özgürlüğünü sürdürüyor ve bir tek anayasa altında birleşse bütün öteki ülkelere egemen olacak yetenekte“ biçiminde yineleyen sözlerinin, ırkçılık öğretisinin ilk biçimleri olduğu ileri sürülebilir mi? Bunların, ırkların eşitsizliğini salt kalıtımla açıklayan öğretilerden farklı olarak, çevreci-kalıtımcı öğretiler oldukları gözden kaçırılmamalıdır.
Öte yandan .Yunan’da (ve Roma’da) köleliğin bile ırk ayrımına dayanmadığını. Trakyalı. Avrupalı beyaz kölelerle. Etyopyalı ve Afrikalı siyah kölelerin, hatta (bazı Yunan düşünürlerinin karşı çıkmasına karşın) borç, savaş vb. nedenlerle köle durumuna düşmüş Hellenler ile özgür Hellenler’in yanyana çalıştıklarını biliyoruz.
Aristoteles’ten üç yüzyıl kadar sonra, Romalı (mimarlık tarihçisi) Vitruvius, güney ülkelerindeki havanın sıcak, dolayısıyla seyrek olduğu için insanlarının fazla keskin zekâlı; kuzeyin havasının soğuk, dolayısıyla yoğun olduğu için insanlarının ağır zekâlı; bu iki uç arasındaki ülkelerde oturan Romalılar’ın ise bütün halklardan üstün olduğunu ileri sürdüğünü görüyoruz.
Bunlara dayanarak, eski çağda küçük toplulukların “kabilecilik“ yapmalarına karşılık, büyük devletlerin ve imparatorlukların insanlarının „uygarlıkçılık“ yaptıklarını söyleyebiliriz?
Dinsel kültürün egemen olduğu ortaçağ toplumlarında yaygın ayrım ırkçılığa değil „ümmetçiliğe“ dayanır. Ortaçağın feodal toplumlarında, insanlar inançlarına göre sınıflandırıldıktan sonra, onları aynı inançta birleştiren „din kardeşliği“ kavramı yanı sıra, zümre farklarını dile getiren „soyluluk“ kavramı ile karşılaşırız. Soylular kendilerini soylu olmayanlardan, serilerden, köylülerden üstün görmekte, bunu „iyi soy“dan geldikleri düşüncesine dayandırmaktadırlar. Irklar konusunda yarım yüzyıla yaklaşan araştırmalarına dayanarak ırkçılığa karşı çıkan Amerikalı antropolog Franz Boas’a göre, Avrupa soylularıyla halkları, büyük bir olasılıkla aynı ırktan gelmelerine karşılık, aynı ırktan bazı kabilelerin ötekilerini egemenlikleri altına almalarından sonra oluşan yukarı sınıflar, soylarının halktan farklı olduğunu ileri sürmeye başlamışlardır. Burada dikkatleri istimin sonradan gelişine (rasyonalizasyona) ve soy kavramının temelinde zümre, sınıf gerçeğinin yattığına çekmek isterim. Ortaçağ soylularının bu „soyluculuk“ları bile, dar anlamda ırkçılık sayılmaz. Çünkü tür, ırk ve soy (soyağacı) birbirlerinin alt ayrımlarıdır. Antropolojideki, genetikteki anlamlarıyla ırk ile soy farklı şeylerdir. Avrupa’nın çok farklı ırklardan soylu ailelerinin birbirlerinden kız oğlan alıp vermeleri, soyluluğa ilişkin davranış ve düşüncelerinin doğrudan ırkçılıkla ilişkili olmadığını gösterir. Ne var ki, ırkçılık öğretisinin doğuşunu incelerken göreceğimiz gibi, soyluluğun ayrıcalıkları ve tüm olarak soyluluğun kendisi, yükselen burjuvazi ve mutlak monarşi karşısında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalınca, soylulukla ilgili düşüncelere çeki düzen verip, onları sistemleştirme çabaları, ilk biçimiyle (aristokratik ırkçılık olarak) ırkçılık öğretisini doğuracaktır. Bu yapılırken de, ırkçılığın tüm aşamalarında görülen karıştırma eğilimlerine uygun olarak, ırk ile soy birbirine karıştırılacaktır.

B. TARiH BOYUNCA ETNOSANTRİZM
Tarihte yeniçağa kadar görülen tüm bu düşünceler, bu tutumlar, bu ayrımlar, ırkçılık değil de neydi? Bunların, kabilecilik, uygarcılık, soyluculuk, yanısıra. ırkçılığı da içine alan geniş kapsamlı bir kavramla, etnosantrizmin („etnik merkezciliğin“, ya da „etnik benmerkezciliğin“) ırkçı olmayan görünümleri oldukları söylenebilir.
Etnosantrizm terimini, ilk olarak, ona bölgecilik, kültürel dargörüşlülük anlamlarını vererek W. G. Summer. Folkways (1906) adlı yapıtında ortaya atmıştır. Adorno ve arkadaşları, The Authoritarian Personality (1950) adlı yapıtlarında bu terimin, ırkçılığı, antisemitizmi ve dilsel, dinsel, kültürel vb. ayrımcılıkları da içererek, her türden öteki gruplara karşı olumsuz, kendi grubuna karşı olumlu önyargıları kapsayan tutumları dile getiren bir kavram olarak kullanılmasını önerdiler. Bu kavramın onların önerdikleri gibi ırkçılık yerine de kullanılması konusu tartışılabilir. Ama etnosantrizm kavramının, genel olarak ayrımcı tutumların kavranmasında, ırkçı olmayan ayrımcı tutumların açıklanmasında ve çağımızda ırkçılık adı altında ideolojik bir biçim verilen düşüncelerin ve tutumların geçmişteki kökenlerinin araştırılmasında, ulusçuluğa, ırkçılığa varan ayrımcı geleneğin ve kültürel birikimin izlenmesinde yararı olacaktır.*
Yeniçağ öncesinde, daha doğrusu endüstri devrimi ya da çağdaş kapitalizm, kolonicilik öncesi toplumlarında, ortaçağda; antik Yunan ve Roma’da öteki antik Ortadoğu İmparatorluklarında; daha gerilere gidersek ırksal birimle toplumsal birimin çakışabildiği ilkel topluluklarda, klan, kabile toplumlarında ırkçılık bilinci, ırk ayrımı yoktu. Ama bazı çağdaş yazarların ırkçılıkla karıştırabilecekleri, ırkçılığa benzer bir tutum. bir davranış, bir düşünüş ve kültür vardı: etnosantrizm.

a Avcı ve Toplayıcı Topluluklarda Etnosantrizm
Ünlü biyoloji bilgini Julian Huxley, ırkçı düşünüşün kökenindeki, etmenlerden biri olarak kabile duygusunun gücünden ve derinliğinden söz ederken, bu duygunun bir „sürü güdüsü“ kurulduğunu, sürü hayvanlarının kendi türlerinden hayvanlar arasında bir hoşnutluk duygusu duyduklarını belirtir; buna ek olarak, sürü içindeki hayvanın bir tür güven duygusu içinde olduğu da söylenebilir. Ancak Julian Huxley, hayvanlarla doğuştan olan bu duygunun insanlarda sonradan edinilme oluşuna dikkati çeker.
İlkel toplulukların düşünüşleri üzerine yapılan araştırmalar, özellikle Claude Levi-Strauss’un araştırmaları (La pensee sauvage (1962) özellikle 5. bölüm) ilkelin kafasının dünyayı bir bütün olarak kavrayabilmek için bazı sınıflandırmalara başvurduğunu; bu yolda soyut kavramları açıklayabilmek için somut simgeleri kullanarak, örneğin kendi klanını bir hayvan ya da bitki totem ata, komşu düşman klanı bir başka hayvan, bitki vb. totem ile simgeleme yoluna gittiğini; böylece karşıt kavramlardan oluşan bir düşünce dünyasına sahip olduğunu ortaya kovmuştur.76 Buraya kadarki görüşleri, toplumlarda önyargıların kökeninin açıklanması bakımından son derece yararlıdır. Bundan sonra, somut yaşamın ve ilişkilerin de bu kavramlara, bu düşüncelere göre düzenlendiği yolundaki görüşleri, „üstyapısalcı“ bir renk taşımaktadır.
Oysa ilkel toplulukların bu düşünüşlerinin altında, içinde bulundukları maddî, ekonomik koşullar yatmaktadır, özetle açıklamaya çalışırsak, tarihsel ilkel topluluklar (klanlar) Levi-Strauss’un incelediği çağdaş ilkelerde olduğu gibi, bağımsız ve çoğu kere kendine yeterli, kollektif bir „üretim birimi”dir (ben, daha tarımın, üretimin başlamadığı dönemler için „geçim biçimi“ ve „geçim birimi“ terimlerini kullanıyorum). Üretim (geçim) ilişkilerinin de eşitlikçi olduğu düşünülürse, her ayrı geçim biriminde, daha birey olma bilinci uyanmadan, ayrı bir „biz“ bilinci doğacaktır. Üretimin başlamadığı ya da son derece kıt olduğu bu tarihöncesi dönemlerde, her topluluk, hemen hiç bir barışçı ilişki kurmadığı öteki toplulukları, yiyecek kaynaklarına rakip olan öteki hayvanlar gibi görme, onlara potansiyel bir düşman gözüyle bakma eğilimindedir. „Biz“ ve „onlar“ bilinci, ilkelin simgeci kafasında yalnızca birbirlerine düşman totemler olarak kalmayacak, toplulukların birbirleriyle gerçek ya da varsayımsal ilişkileri bu iki simge (diyelim ki şahin ve timsah totemlerinin şahini ve timsahı) arası öykülerde, „mitos“larda dile getirilecektir, örneğin şahin klanı timsah klanını yenip sağ kalanlarını klanı içine aldığı zaman, bu, mitoslara, çağdaş akla pek yatkın görünmese de Mısır mitolojisinde örneklerini gördüğümüz gibi, „şahin timsahı yuttu“ biçiminde yansıyacaktır. Giderek türetilen değer yargıları, şahin topluluğunda, şahin ve soyu hakkında hep „olumlu yargılar“, timsah ve soyu hakkında hep „olumsuz yargılar“ olacaktır, öteki topluluklarla ilişkilerini yalnızca kendi grupları odağından, „etnosantrik bir bakış açısıyla“ değerlendireceklerdir.
Bu klan ve totem mitosu modelinde, etnosantrik düşünüşün hemen tüm öğeleri, kapitalizm ve emperyalizm çağında ırk farklılığının bilincine varılıp ırk kavramı ortaya atılınca ırkçılığın filizlendireceği tohumları yatmaktadır. Şöyle ki, önyargılar üretim birimiyle, dolayısıyla topluluğun „çıkarlarıyla“ ilişkilidir. Ancak bu önyargılar, mitoscu düşünüşten dolayı, gerçeklikle tam örtüşmeyen, akla. mantığa uymayabilen „irrasyonel önyargılar“dır. ilkel yaşam ve üretim koşullarından dolayı, bunların içine, ilkel insanın grup içindekilere karşı tüm „sevgi“ duyguları ile dış dünyaya, grup dışındakilere, öteki topluluklara karşı duyduğu „korkuları“, „nefretleri“ ve genel olarak tüm „düşleri, istekleri, tutkuları“ katılmıştır. Böylece „ikili bir etik standart“ oluşturmuşlardır. Ayrıca bu dönem etnosantrizme „yabancı korkusu“ (ksenofobi) ve „yabancı düşmanlığı“ duygularını kazandırmıştır.*
İki ilkel topluluğun totemleri farklı ırklardan (örneğin güvercin ve kumru gibi ayrı türün farklı ırklarından) hatta (kartal güvercin gibi) iki farklı türden olabilir. Bir bölgedeki komşu toplululukların üyeleri ise çoğu kez aynı ırktan gelen insanlardan oluşur. Dolayısıyla totemlerinde simgelenen biz bilinci gerçek bir ırk bilinci değildir; ama ırk bilincine benzeyen ve ona dönüşebilme eğilimi taşıyan bir bilinçtir. Klanın biz bilinci etnik bir bilinç, tutumu, düşünüşü, etnosantrik bir tutum ve düşünüştür. Bu düşünüşte, farklı toplulukların „farklı totem soylarından“ geldikleri yolundaki inanca, kan bağı inancı demek için zaman erken ise de, bu inanç ileride kan bağı ve ırk inançlarına dönüşecek bir tohum niteliğindedir.
b Göçebe Çobanlarda Etnosantrizm
Avcı ve toplayıcı topluluklardan, tarımın, üretimin başlamasıyla, yerleşik çiftçi topluluklara geçilmiştir. Bu topluluklar, hayvan evcilleştirip sürü beslemede uzmanlaşarak, çiftçiliği bırakıp göçebe çobanlığa başlamışlardır. Birbirlerine yer bağı ile bağlı olan çiftçi köylülerden farklı olarak, göçebe çobanların toplumsal birliği ve topluluklar arası ilişkileri düzenlemede ellerinde, artık „kan bağı“ olarak algılanan soy bağından başka bir şey yoktur, öte yandan göçebe çobanlar, hayvan soylarını seçici üretme ile geliştirme yolundaki deneyimlerinden edindikleri düşünceleri de topluluk içi ve topluluklar arası farklılıkları ve ilişkileri açıklamada kullanmaktan geri durmayacaklardır. Bu düşünüşe „damızlıkçılık“ denebilir. Benzer düşünceler. 19. yüzyılın ırkçı düşünüşünde bilimsel giysiler içinde, „öjenik“ adıyla karşımıza yeniden çıkacaktır.
c .İlk Uygar Sınıflı Toplumlarda Etnosantrizm
Damızlıkçılık yolunda, soylarını üstün hayvanlara dayayan soylulardan, soylarını tanrılara dayandıran soylulara dek ilerlenecektir. Soylarını hayvanlara dayandıran göçebe soylularının torunları (Franz Oppenheimer’in ilk sınıflı toplumların kurulup siyasal farklılaşmaya ve devlete varan gelişmelerin, savaşçı çobanların barışçı çiftçi köylüleri yenip üzerinde yönetici sınıf olarak çöreklenmelerinin ürünü olduğu kuramı doğru ise) ilk uygar sınıflı toplumlarda, soylarını tanrılara dayandıran soylular olacaklardır. Soyları tanrılara dayandırmaya „antropomorfizm“ („insanbiçimcilik“) diyebiliriz. Soyları tanrılara dayandırmak, ilk uygar toplumların egemen, yönetici sınıflarında, bu tanrılarla akrabalığın derecesine göre, yani soyluluğun derecesine göre „saf soy“, „saf kan“ kavramlarının geliştirilmesine yol açacaktır.
Böylece etnosantrik düşünüşün, soy kavramı ve kanbağı ile birlikte „damızlıkçılık“ ve „antropomorfizm“ öğeleri, egemen sınıfların, yöneticilerin düşüncesi olmuş, bu düşünceler ideolojik dayatmayla toplulukların aşağı sınıflarına da benimsetilmiştir. Soy öğretilerinin ırk öğretileri olmadığını daha önce belirtmiştik. Ayrıca, toprağa yerleşmiş, kentler kurmuş topluluklar, göçebe çoban ve avcı toplulukları, hayvanlar gibi yaşayan vahşi (yabanıl) topluluklar olarak görmüşlerdir; etnosantrizme „vahşi halklar“ kavramı böyle girmiştir.
Soy kavramını da içine aldıktan sonra etnosantrik düşünüş, insanlığın kültürel kalıtı olarak zamanımıza dek sürmüştür. Toplumsal üretim biçimleri ile birlikte toplumsal birimler de geliştikçe, genişleyip değiştikçe, etnosantrik düşünüş onlara uyan biçimlere girmiş, ama özünden pek bir şey yitirmemiştir; tüm insanlık tek bir toplumsal ve yönetsel birim olana (ya da ortada hiç bir özerk yönetsel yapı kalmayana) dek özünü tümüyle yitireceğe benzememektedir.

d Eski Yunan’da ve Roma’da Etnosantrizm
Etnosantrik bilinç, Eski Yunan’da kent devletleri ekonomik ve siyasal birimine u****** kent devletlerine duyulan bağlılık, kent halkına karşı beslenen olumlu önyargılar, öteki kentlere karşı nefret ve düşmanlık biçiminde „kenttaşlık“ (hemşerilik) duygusu ve düşüncesi yaratmıştır. Yunan’da, özellikle Atina’da görülen erken bir ticari ve askeri emperyalizm olgusuna koşut olarak etnosantrizm, Yunanca konuşup Yunan kültürünü özümlemiş toplulukları içeren „Hellenler“ ile onların dışında kalan „barbarlar“ ayrımı biçimini almıştır. Bunun dışında göçebe ya da yerleşik olsun, uygarlaşmamış (kentleşmemiş) ilkel topluluklara „vahşi topluluklar“ denilmesi de süregitmiştir. Bunlar yanı sıra, soylarını tanrılara dayandıran, fizik (daha çok da tinsel) erdemlerinin bu yolla edinilmiş doğuştan nitelikler olduğunu ileri süren soyluların „tinsel soyluculuk“larından, „aristokratçılık“larından söz edilebilir.
Roma İmparatorluğu ile etnosantrizm, Romalılar ve öteki halklar (gentiles) ayırımıyla dile getirilmiştir. Ama Romalı kavramının içine, anadilin yanı sıra Latince de öğrenip, Roma vatandaşlığını elde etmiş olan, Roma kültürünü benimsemiş bulunan her dilden, dinden, ırktan, etnik gruptan kimseler girebiliyordu. Etnosantrizmin Yunan’da ve Roma’da genellikle „uygarlıkçılık“ biçiminde görüldüğü söylenebilir.
e. Ortaçağda Etnosantrizm
Roma’nın kurduğu imparatorluğun oluşturduğu kültür yapısında, Romalılığın yerini almaya başlayan Hıristiyanlık, imparatorluk çökünce bu amacına ulaşır. Böylece etnosantrizm dinsel bir biçim alarak, ortaçağ Batı toplumlarına egemen olur. Ortaçağ islâm devletlerinde ve imparatorluklarında, imparatorluk kendini din ile özdeşleştirmiş bir kentin büyümesiyle doğduğundan, dinsel etnosantrizm „ümmetçilik“ dünyanın bu bölgelerine de egemen olmuştur. Bu çağın hiç değilse Batı dünyası için bir özelliği, etnosantrizmin ekonomik, toplumsal, siyasal birimleri aşması, Roma İmparatorluğu’nun bıraktığı bir üstyapı kalıntısıdır. Bu kalıntı, son derece küçük ekonomik, kültürel, diplomatik ilişkileri kolaylaştırma işlevi gördüğü için varlığını sürdürebilmiş görünüyor.
Ortaçağda „din kardeşliği“ kavramı, „ümmetçilik“ yanı sıra, zümre farklarını dile getiren „soy“ kavramının feodal düzen içinde iyice kökleştiğini „soyluculuğun“ geliştiğini görüyoruz. Islah edilmiş koyun, sığır sürülerini yetiştirmeyi serflerine bırakmış olsalar da, soylular, „saf kan“, iyi cins at ve köpek yetiştirmek gibi savaşla ve avla ilgili düşkünlüklerinden dolayı, soy ve kan kavramlarına büyük önem vermektedirler. Ortaçağın Cermen kökenli bu „soyluculuğunun“ (hiç değilse önceleri) fizik erdemlere öncelik vermesiyle, Eski Yunan’ın tinsel erdemlere öncelik veren „aristokratçılığından“ biraz farklı olduğu, dolayısıyla ırkçılığa daha fazla yaklaştığı yorumunda bulunulabilir.
Ortaçağda, soy kavramından daha kapsamlı olan din kardeşliği kavramı, soy kavramının ayrımcılığını bir dereceye dek sıvamakla birlikte, farklı dinden olmanın, çıkar farkıyla, farklı etnik gruptan olmakla, farklı dilden olmakla birleştiği durumlarda, korkunç bir etnosantrik yoğunluk kazanabilmiştir. Bu konuda ortaçağın dış ve iç haçlı seferlerini, soykırımlarını anımsayınız. Bu çağın yeniçağa bıraktığı en önemli etnosantrik miras, deicidea (Tanrı, İsa katili) olarak görülen Yahudiler’e karşı yöneltilen, dinsel ayrıma dayanan bir önyargı olan Yahudi düşmanlığı, antisemitizmdir.

f Keşifler ve Kapitalizm Çağında Etnosantrizm
Sanayi devriminin ve kapitalizmin gelişmesiyle, daha geniş pazarlara ve hammadde kaynaklarına duyulan gereksinim, feodal birimleri silip süpüren ulusal birimleri ve ulusçuluğu yaratınca, geçmişten kalıtılan sosyal, dinsel, etnik, kentsel vb. etnosantrik tutumlar yanı sıra, egemen, başat etnosantrik tutum ve düşünüş „ulusçuluk“ biçimini almıştır. Kapitalizm emperyalist bir yönde gelişmeye başlayınca, ulusal etnosantrizm gereksinimlere yetmez olacak, ırksal etnosantrizm denenip tutturulmaya çalışılacaktır.
Etnosantrik düşünüşün, sınıf bilincinin uyanmasıyla sınıfsal bir etnosantrizm ve sosyalist düzenlerin kurulmasıyla da sosyalist bir etnosantrizm biçimlerine de gireceği söylenebilir.

  1. Hinterlasse einen Kommentar

Schreibe einen Kommentar

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: