Türkiye küresel güç olabilir mi?

CEMİL MERİÇ’İN „UMRANDAN UYGARLIĞA“ KİTABINDAN
İstikbalimizin emniyeti için Avrupa devletler muvaze­nesinin mâbihil (kendisiyle) hayatı bizim muhafaza-i istikbalimiz olduğunu dermeyan ediyorsunuz. Benim şanlı ve saadetli gördüğüm istikbal bu değildir, beyim.. Vaktiy­le kılıcımıza baş eğdirdiğimiz kimselerin sâye-i lutfunda yaşayıp gideceksek, yani saadet-i âtiyemiz bundan ibaret kalacaksa ben o saadeti istemem.
Çünkü maksa­dım Avrupa devletler muvazenesini muhafaza değildir; Osmanlılık şânını muhafaza etmek ve.,
vaktiyle birinci François’nın yazmış olduğu gibi istirhamnameler yazıl­dığını (belki hayatım yetmeyeceği cihetle) hiç olmazsa mezarımın içinde seyredip orada müftehir olmaktır. Ya böyle olsun, ya hiç olmasın! (Ahmed Midhat, „Nâmık Kemâl’e cevap“, Bedir gazetesi, 1872)
Ali Paşa’nın vasiyetnam​esi
La Bruyère, Richelieu’nün siyasî vasiyetnamesini göklere çı­karır. Bu kadar erkekçe, bu kadar sağlam düşünen bir adam elbette ki başarıdan başarıya koşacaktı, der… O çapta biri ya hiç yazmaz, ya da böyle yazar. Voltaire’e göre bir bayağılıklar sergisidir vasiyetname. Richelieu’nün kaleminden çıktığı çok şüphelidir. Büyük Frederik de, Voltaire gibi düşünür: „En parlak zekâların ka­rardığı oluyor: Richelieu Vasiyetnameyi yazıyor, Newton Vahiy Kitabı’nı.“ Sainte-Beuve, Vasiyetnamenin hayranıdır; üslubunu, yer yer Shakespeare’le, Schiller’le karşılaştırır. Eser, dev­let adamının el kitabıdır, Kardinal’in bütün siyasî tecrübe­sini özetler.
Bir başka araştırıcı, Leon Noel için Vasiyetname „aklın, tecrübenin, realizmin şaheseri… Fransız politika sanatının zirvesi ve bir bakıma mecellesi“dir.
Vasiyetname bir filozofun değil, bir hareket adamının ese­ri. Yazar, hikmet-i hükümete ahlâk cübbesi giydirir. Aris­tokrasiye, derebeylik artıklarına, din savaşlarına düşman­dır. Halka âşık olduğu da söylenemez:
„Avamın okuyup yaz­masına ne lüzum var? Eğitim Fransa’yı boşboğazlarla dol­durur. Hiçbir işe yaramaz bunlar, aileleri felakete sürük­ler, halkın huzurunu bozarlar. Kitap avamın kafasında şüp­heler yaratır“. Başka bir yerde:
„Bütün politikacılar bilir ki, der, halk refaha kavuşunca zaptedilmez olur. Katıra benzer avam, yük altında uysaldır, fazla dinlenince azar“.[1] Büyük Richelieu’nün 1687′de yayımlanmış olan ölümsüz Vasiyet­namesi böyle hikmetlerle dolu.
Âli Paşa’yı düşünüyorum; Genç Osmanlılar’ın vur abalıya’sı Âli Paşa’yı. Abdülaziz Han’ın vezir-i âzami, Richelieu’den çok daha talihsiz, ama çok daha dürüst, çok daha insan. O büyük devlet adamı, yüzyıl önce (7 Eylül 1871) bütün siyasî hayatını kırk sayfada özetlemiş, padişah-ı cihan’a, ölümün­den sonra izlenmesi gereken yolu göstermişti.

Vasiyetname, „Karşılaştığımız güçlükleri anlatmayaca­ğım“ diye başlıyor,
„Onbeş uzun yıl mücadele ettik. Düş­manlarımız zorluydular. Ayakta durmak, bölünmemek, par­çalanmamak lâzımdı. Üstelik kalkınacaktık da. Hatalarımız olmuştur, ama imparatorluk aşağı yukarı hasar görmemiş durumda. Fuat ve ben iktidara geldiğimiz zaman Devlet-i Aliyye uçurumun kenarındaydı.
Waterloo’da sona eren kanlı devreyi uzun barış yılları ta­kip etti. Milletler teşkilâtlandı, kuvvetlendi; ihtirasları geliş­ti. Nüfuzlarını arttırmak, sanayilerine pazar bulmak için ya silaha sarılacak yahut da diplomatik konferanslara başvura­caklardı. Bütün bu barışçı veya savaşçı iştihalar karşısında hemen hemen bakir, âdeta işlenmemiş, aşağı yukarı meçhul kalmış bir ülke olan Türkiye, Eldorado’dan farksızdı. ‚Teb’a-i şahane‘, komşularının fikrî ve maddî ilerlemelerine kıyas­la geri kalmıştı.
Ülkemize göz dikenler anlaşmazlık içindeydiler. Bazıla­rı topraklarımızı ele geçirmek istiyordu, bazıları bizi sömürerek sanayi ve ticaretlerini geliştirmek. Birinciler gizli niye­tini şairane sözlerle maskeliyorlardı: acı çeken insanlığı ra­hata kavuşturacak, din kardeşlerini kurtaracak, ezilen ka­vimlerin zincirlerini kıracaklardı. Bu kutsal emeller uğrun­da ülkemize gireceklerdi. İkinciler, olmaz! Diyorlardı, olmaz ve olmamalıdır! Osmanlı ülkesinin bütünlüğü Avrupa’nın dengesi için şarttır. Aynı ikiyüzlülük. İzleyeceğimiz politika meydandaydı. Bazı devletlerin saldırı gücüne karşı ötekile­rin müdafaa gücünü kullanacaktık.
Bu arada tebaamızın bir kısmı uyuşukluktan kurtuluyordu. Âdetlerde değişiklikler oluyor, yeni ihtiyaçlar çıkıyordu sah­neye. Ama ithal edilen bir medeniyetti bu, ağır ve kaçınıl­maz bir olgunlaşmanın meyvesi değildi. Böyle olduğu için, Avrupa’nın faziletlerinden çok rezaletlerini aldık…
… Elimizdeki imkânlar çok sınırlıydı. Memurlarımız umumiyetle ehliyetsizdi. Askerimiz vardı, ama ordumuz yoktu; memlekette yol olmadığından memurların suiisti­mallerinden, tahrikçilerin fesatlarından zamanında haber­dar olamıyorduk. İdare tarzımız kararsız ve düzensizdi. Ka­nun ve nizamlardan mahrumduk; her memur kendi başına bırakılmıştı; mesuliyetten kaçıyor, aylak yaşıyordu.
Önce dış münasebetlerimizi düzene koymak zorunday­dık. Hayat hakkımızı tanıtmak, Avrupa Konseyine girmek istiyorduk; başardık bunu. Sınırlarımızı tespit ederken ba­zı fedakârlıklara katlanmak gerekti. Bunlar zahirî tavizler­di: Belgrad Kalesi gibi. Fiilî durumları kanunîleştirdik, o ka­dar. Aksini yapıp binlerce insanın kanını mı dökmeliydik? Bu arada Avrupa milletleri neler kaybetmediler. Biz, askerle dövüşmedik, diplomasi yolunu seçtik, diplomatik notaları­mızla başarı kazandık.
Dış meseleleri hal yoluna koyarken iç meseleleri de ihmal edemezdik. Ana davamız halkın arzularını tanımak, ihtiyaç­larını sezmek, fikrî gelişmesini izlemekti. Nankör bir dâvâ. Avrupa bizi bir tuzağa itiyordu; Avrupa, bazı ütopyacılar ve birtakım kısa görüşlü diplomatlar. Bunlara göre, hiçbir ha­zırlıkta bulunmadan hemen Avrupa örf ve âdetlerini mem­lekete sokmak ve Avrupaî bir hükümet kurmak lâzımdı. Bu taleplerden yerinde bulduklarımızı uyguluyorduk, ama iyice ölçüp biçtikten sonra; sarsıntıları önleyerek; önce yurt men­faatlerini düşünüyorduk. Avrupa’nın her istediğini yapar gi­bi görünüyorduk. Bu teklifler umumiyetle caziptiler, ama bizim için değil, kendileri için. Bunların hepsini kabul etsek mahvolurduk; ama bunu Avrupa’ya anlatmak güçtü ve ihti­yatsızlık olurdu.[2]
Ülkenin kalkınması Batı ile olan münasebetlerimize bağlı. Eyaletlerdeki kargaşalıkların kökü dışarda. En büyük dert­lerimizden biri de kapitülasyonlar. Bu bağları gevşetmenin tek yolu Avrupa devletleriyle anlaşmalar yapmaktır. Yaban­cı devletlerle temaslarımızın onda dokuzu iç meselelerimiz­le ilgili.
Yepyeni bir teşkilât kurduk. İltimasla mücadele ettik. An­lattık ki, memurlar herhangi bir ferdin, herhangi bir zümre­nin değil, memleketin emrindedir. Yalnız ehliyetsizliği sabit memurlara yol verdik. Çalışanların istikballerinden emin ol­maları gerekti. Nizamnamelerimizin hepsi uygulanmadıysa bu bizim hatamız değildir… Maaşlar kifayetsiz. Herkes en yüksek makama kadar yükselebilmektedir.
Bizim de kusurlarımız olmuştur. Aydınlatılmağa ihtiyacı­mız vardı. Öğütlere daima kulak verdik. Bizden farklı düşü­nenlere saygı gösterdik. Tenkitlerde iki şey aradık: terbiye ve samimiyet. Âdettir, biz öldükten sonra aleyhimizde bulu­nacaklar. Sağlığımızda da bazı hayalperestlerin saldırılarına uğradık. Birinciler, biz hayatta iken kusurlarımızı söyleme­ğe, fikirlerini belirtmeğe cesaret edemediler, ikincileri ise iş­başına getirmekten korktuk, tecrübesiz ve ataktılar.
Ülkenin birçok bölgelerinde Müslümanlarla Hıristiyan­lar arasında kargaşalıklar çıktı. Bunları yatıştırmak geçici bir tedbirdi. Mesele fethedenlerle fethedilenler arasındaki çatışmayı ortadan kaldırmaktı. Adem-i merkeziyet, gerçek­leştirilmesi düşünülen bir tedbir. Ülkeyi vilayetlere ayırdık.
Devlet şurasını, adalet divanını, istinaf mahkemesini kur­duk. Galatasaray sultanisi, rasathane de bizim eserimizdir… idarenin her kolu için müfettişlikler ihdas etmek istiyorduk. Vergilerin matrahını değiştirmek gerekiyordu. Yeni kanun­lar sayesinde mülkiyetin intikali kolaylaştırıldı. Payitahtla vilayetleri birbirine bağlamağa çalıştık. Birçok imtiyaz kal­dırıldı. Ticarî anlaşmalar yeniden gözden geçirildi. Gümrük resimleri arttırıldı (maalesef istediğimiz kadar değil). Hükü­met mamul ve hammaddelerimizin ihracını kolaylaştırmalı ve yabancı malların yurda girmesini mümkün olduğu kadar önlemelidir. Biz bu yolu açtık.
… Şiddetli hücumlara mâruzduk, kendimizi nasıl koru­yacaktık? Sözle. Haklarımızı nasıl kabul ettirecektik? Dip­lomatik delillerle. Meselâ „Avrupa muvazenesinin (dengesinin) devamı Devlet-i Aliyye’nin yaşamasına bağlıdır“ diyecektik, itiraf edelim ki çürük bir temeldi bu; bugün için olmasa bile ya­rın için çürük. Avrupa muvazenesi bizim zararımıza bozula­bilir. Avrupa ile aramızda daha sağlam bağlar yaratmalıydık. Onun maddî menfaatleriyle bizimkiler aynı olmalıydı. An­cak o zaman imparatorluğun tamamiyet-i mülkiyesi bir ger­çek olabilirdi. Türkiye aleyhindeki birçok teşebbüsler Avru­pa sayesinde önlendi. (Rusya’yı kastediyor).
Demiryolları gibi büyük yatırımları kendimiz yapamıyorduk. Yerli sermayeye başvurmak da tehlikeliydi; hemen ne­tice almak isteyen, büyük kârlara alışmış bir sermayeydi bu. Yabancı şirketlere başvurduk“.
Sonra Paşa, yerini alacaklara neler yapılması gerektiğini anlatıyor:
„Hiçbir beşerî güç, milliyetler prensibi ve sosyalizmin or­taya çıkardığı olayların gelişmesine engel olamaz.[3] Coğrafî durum bakımından kaderimiz Avrupa’nınkine bağlı. Avru­pa son yıllarda bütün servet kaynaklarını silâhlanma uğrun­da seferber etti. Türkiye ile sınaî ve ticarî münasebetleri es­kisinden farklı. Yirmi yıldan beri durumumuz oldukça dü­zeldi. Bizi sömürmenin o kadar kolay olmadığını anladılar. Avrupa’nın saygısını kazandık. Avrupa Konseyinde hatırı sayılır bir yerimiz var. Sözde mağdur teb’amız olan Hıristiyanlara karşı Avrupa’nın merhametini kışkırtmak geçerli olmaktan çıktı. Düşmanlarımız onları yalancı vaidlerle ayak­landırmıyor artık. Bizimle menfaat birliği yapmak istiyorlar. Ama bu iyi niyetin devam etmesi için gerekli ıslahatı yapmak zorundayız. Ülkemiz için en büyük felaket yerimize ehliyet­siz bir sadrâzamın geçmesi, eserimizi yanlış anlaması ve ta­kip ettiğimiz yolu terk etmesi.[4]
Haşmetmeap, sadaret makamını sık sık yeni ellere tevdi etmeyin. Gelecek zâtın belli bir programı olmalı ve onu uy­gulamalı. Mes’uliyetlerin hudutlandırılması lâzım. Halk zât-ı şahanenizle ve sadrâzamla temas kurabilmeli. Yoksa mem­leketin durumunu kavrayamazsınız. Ecdad-ı izamınız tebdil-i kıyafet ederek teb’anın arasına karışırlardı… İnfirad (tek-ferdi) po­litikasından kaçınınız. Bilinmeyen bir düşman, bilinen on düşmandan daha tehlikelidir. Komşularımızda neler olup bittiğini dikkatle izlemelisiniz. Teb’anız komşu ülkelerdeki halkların yaşayışını kıskanmamalı.
Uzak memleketlerle münasebetiniz ticarî ve sınaî müna­sebetlerdir. Bizi güç duruma sokmak işlerine gelmez. On­ların öğütlerine kulak vermeli, hattâ yardımlarını istemeli­yiz. Kendi çıkarlarını düşünürken bizimkilerini de düşüne­ceklerdir.
… Bazı müesseseler kurduk, bazı tedbirler aldık; bunlar, masrafı muciptir bahanesiyle yıkılmamalı.
Çeşitli teb’alar arasında ırk ve menfaat ayrılıkları var. Bu er geç bizden ayıracak onları. Devlet, eğitim aracılığıyla men­faatleri birleştirmeğe, ülkenin parçalanmasını önlemeğe ça­lışmalıdır. İnsanlar refah ve emniyet peşindedirler, vatan bu iki ihtiyacın sağlandığı yerdir.
… Çeşitli cemaatlerin elde ettiği imtiyazlar, görevler ara­sındaki farklılıktan gelmektedir. Büyük bir mahzur. Müslü­man teb’anın başlıca işi devlet hizmetidir, öteki teb’alar pa­ra kazanmakla meşgul. Bu sayede üstün durumdadırlar. Üs­telik savaşta ölen de yalnız Müslümanlar, bu yüzden Müslü­man ahalinin sayısı gün geçtikçe azalmaktadır. Böyle giderse azınlık haline geleceğiz.
Tarih, mağlupların imtisal ettiği fâ­tihlerin hikâyeleriyle dolu. On yıl kışlalarda ömür tükettik­ten sonra köyüne dönen bir erkek ne işe yarar?
Müslüman­lar da Hıristiyanlar gibi ziraatle, san’atla, ticaretle uğraşma­lı.
Tek devamlı sermaye emektir.
Kurtuluş çalışmakla müm­kündür. Müslümanlar, Hıristiyanların inhisarındaki (tekel) mes­leklere el atmalı, Hıristiyanlar da nüfusları nisbetinde devle­te asker, subay, memur vermelidirler.
… Her iktidara geçen, kendinden önce yapılanları boz­makla işe başlıyor. Maiyetindeki memurları değiştiriyor. Yükselebilen ancak dalkavuklar. Herkes devletin sırtından refah elde etmek peşinde. Emeğin hakkını vermek, memur­ları oradan oraya nakletmemek, halk nazarındaki itibarları­nı yükseltmek lâzım… Ehliyetli memurlar kullanmak sure­tiyle memur sayısını bugünkünün dörtte birine indirebiliriz.
Bütün ağırlık köylünün sırtında. Vergi servetle mütenasip olmalı.
Cibayet (Vergi-gelir) sistemi sakat.
Memleketin kadastrosu yapıl­malı, istatistiğe önem verilmelidir. Bunları başlattık, fakat is­tediğimiz neticeyi alamadık: maaşlar kifayetsiz, ehliyetli in­san az. Demirbaş defteri, yevmiye defteri, kasa defteri olma­yan tüccara benziyoruz.
Mülkiyet hürriyete kavuşmalı, açık ve aydınlık kanunlarla düzenlenmeli. Mülkiyet rejimi sermayedarı ürkütüyor; faiz haddi yüzde yirmiden yüzde elliye kadar çıkmaktadır. Kre­di bulmak imkânsız.
Avrupalı göçmenler Amerika’ya, Avustralya’ya gidecekle­rine bize gelsinler. Memleketimizde boş arazi uçsuz bucak­sız. Alman veya İsviçreli göçmenler Amerika’da nasıl Ame­rikalı olup çıkıyorlarsa, bizde de Osmanlı olup çıkarlar. Av­rupalı birçok memurlarımız bizden çok Osmanlı değil mi?
Köylüyü toprağa bağlamak lâzım, toprağımız geniş ve bere­ketli. Köylüyü tefeciden kurtarmalı, a’şarı kaldırmalıyız. Zi­raat bankaları kurulmalı“.
Âli Paşa devlet çiftliklerinin aleyhindedir. Bu çiftlikleri idare edecek olanlar: „İşi ucundan tutacaklardır, öteki mü­esseselerimize benzeyecektir bu çiftlikler. Devlet fabrikala­rından da vazgeçiniz, bunlar çok masraflı ve faydasız, özel teşebbüsü boğmaktadırlar. Oysa yalnız ötel teşebbüs güçle­nip gelişebilir, devlet fabrikaları özel şirketlere devredilmeli­dir. Hükümet sadece hissedar olmalıdır bu fabrikalara.
Taşraya genel komiserler göndermelisiniz; dürüst, tecrü­beli, bilgili komiserler. Memleketin halini onlar inceleyip hükümete arz etmelidirler. Eyalet İstanbul’a ehliyetli temsil­ciler yollayamaz.
… Zırhlılarınız boğaz içinde nazlı nazlı dolaşıyor. Ya­bancı tersanelerde imal ettirilen bu gemiler ticaret filoları­nın yerini almakta, onların gelişmesine engel olmaktadır. Avrupa’nın durumu başka, onun sömürgeleri var. Savunu­lacak uzak menfaatleri söz konusu. Bazı devletler de ma­den sanayilerini geliştirmek için zırhlı yapıyorlar. Savaş­ta asker taşıyacak gemiler ticaret gemileridir. Bize küçük ve sür’atli gemiler lâzım. Devamlı ve büyük bir ordu da lüzum­suz. Stratejik noktalarda istihkâmlar kurmak daha faydalı“.
Âli Paşa’nın bizim için en dikkate değer taraflarından biri de basın hürriyetine verdiği önemdir. Kendisini dinleyelim:
„Basın hürriyeti ancak hatalarını düzeltmek istemeyen hükümetler için bir tehlikedir. Sizin hükümetiniz yurdun iyiliğinden başka bir şey düşünmüyor, o halde böyle bir hür­riyet onun için bir nimettir. Bir milletin düşüncesini bas­kı altında tutmak, onu birtakım gizli yollar aramağa zorlar, eninde sonunda bulur bu yolları. Hürriyetsizlik her türlü fe­sadı kolaylaştırır. Devletin güveni tehlikeye girer, zora baş­vurmak gerekir. Basın hürriyeti kötülükle savaşmak ve faydalı olmak isteyen her hükümetin tabii müttefikidir. Bugün­kü idarede basın, Osmanlılar arasında zayıf bir bağ kura­biliyor. Amme menfaati, bilhassa taşrada meçhul; tek kay­gı: özel çıkar. Basına ve genel olarak her nevi yayma geniş bir hürriyet verilmeli ki, Osmanlıları birbirine bağlayan bağ kuvvetlensin. Basın siyasî mes’elelerle uğraşacak, hüküme­tin yaptıklarını değerlendirecek ve ülkenin ihtiyaçlarını be­lirtecek, ihdasını istediğimiz genel komiserlerin işini ko­laylaştıracaktır. Basın, millet meclisi kuruluncaya kadar bu meclisin yerini tutacaktır. Memleketi tanımayanlar boyu­na millet meclisinden söz ediyorlar. Devlet işlerini tartışa­cak, denetleyecekmiş bu meclis. Eyâletlerden, hattâ payitaht ahâlisinden kurulacak böyle bir topluluk çok geçmeden acı­nacak bir acz içine düşer. Acele etmemeliyiz.[5] Yapılacak ilk iş, basını bütün engellerden kurtarmak ve tam bir hürriye­te kavuşturmaktır.
Hükümet de büyük bir gazete kurmalıdır. Bu gazete yerli ve yabancı basının makalelerine cevap vermelidir. Hüküme­tin ve yurdun gerçek menfaatlerini müdafaa etmelidir. Ka­nunları, nizamnameleri, buyrukları yayımlayacak, halka hü­kümetin aldığı tedbirleri izah edecek, gerekçelerini anlata­caktır bu büyük gazete; kötü niyetleri zararsız hale getire­cektir. Gazetenin yöneticileri hiçbir dalkavukluğa tenezzül etmeyecektir. Halk müdaheneden (dalkavukluk) iğrenir. Ona göre müdahene en acı hakikatten daha çirkindir. Bu gazetenin şiarı ha­kikat ve samimiyet olacaktır“.[6]
Paşa’nın sözleri burada bitiyor. Vasiyetname Türkiye’de yayınlanmış mı?
Bilen yok. Mehmed Galip, Âli ve Fuat Paşaların vasiyetnamelerinden söz etmekte, fakat bunların ne zaman, hangi dilde yazıldıklarını kaydetmemektedir (Tarih-i Osmânî Encümeni Mecmuası, 1329, s. 70). Tanzimat’ın yü­züncü yıldönümü münasebetiyle yayımlanan Tanzimat ad­lı kitabın 892′nci sahifesinde Vasiyetnamenin adına rastlı­yoruz: Walter Wright, Âli Paşa’nın bir nevi siyasî vasiyetna­me bıraktığını, bunun da Türkçe olarak yayımlandığını söy­lerken, Birge böyle bir eserin basılmamış olduğunu ileri sü­rüyor.[7]
Ben vasiyetnamenin iki nüshasını gördüm, her ikisi de Fransızca. Birinci nüsha yazma: Edebiyat Fakültesi kitaplı­ğına Fransız Sefaretinden gelmiş. Schneider’in bir önsözünü muhtevi ve onun tarafından kaleme alınmış. Bu arada Yıl­dız evrakı arasında rastladığımız bir vesikadan Schneider’in Bianchi’nin kayınbiraderi olduğunu ve Âli Paşa’nın kâtip­liğinden ayrıldıktan sonra Rus casusluğu yaptığını öğreni­yoruz. Bu yazma nüshanın başında şu bilgiler var:
„… VA­SİYETNAME YA ABDÜLAZİZ’E TAKDİM EDİLECEKTİ, YA MATBUATA. PAŞA’NIN ÖLÜMÜNDEN AZ SONRA SCHNEIDER EFENDİ ZAMANIN HÜKÜMETİNDEN VESİKAYI NEŞRETMEMEK EMRİNİ ALDI. BUNUN­LA BERABER 1671 ARALIK’INDA YANİ PAŞA’NIN ÖLÜMÜNDEN ÜÇ AY SONRA SCHNEIDER EFENDİ TARAFINDAN BAZI RİCAL-İ DEVLETE VASİ­YETNAMEDEN BİRÇOK NÜSHALAR TEVDİ EDİLDİ. İKTİDARDAKİ RİCAL VESİKAYI BÜYÜK BİR İHTİMAMLA SAKLADILAR. SCHNEIDER EFENDİ DE TEHDİTLERDEN KORKARAK İZİNİ KAYBETTİ. HALBUKİ RİCAL OKU­SA NE BÜYÜK DERSLER BULACAKTI BU VESİKADA; DEVLET-İ ALİYYE NE BÜYÜK GAİLELERDEN KURTULACAKTI. BİRKAÇ AY ÖNCE VESİKA­NIN ENZAR-I UMUMİYEYE VAZ’I BİZZAT PADİŞAH TARAFINDAN YA­SAK EDİLDİ. BUGÜN, YANİ YAZILIŞINDAN 24 YIL SONRA VASİYETNA­MENİN BÜYÜK EHEMMİYETİ HER TEHLİKEYİ GÖZE ALARAK NEŞRİNİ GEREKTİRİYOR“.
İkinci nüshada önsöz yok. Fransızca Revue de Paris tara­fından 1910′da ayrı baskı olarak yayımlanmış. Kırk sayfalık bir risale. Metinler aynı. Bütün bir çağa ışık serpen bu çok değerli vesikanın mevsukiyetinden şüphe etmek için hiçbir ciddî sebep yok.[8] sh: 32-44

Kaynakça
Cemil MERİÇ hzl: Mahmut Ali MERİÇ Umrandan Uygarlığa [Kitap]. – İstanbul : İletişim, 2010.

  1. #1 von tepkili am 29/04/2011 - 14:56

    küresel güç olan kelimeleri sayalım: bilim,eğitim,silah,üretim,dini anlayışşimdi düşünelim Türkiye hangisinden ne kadar not alıyor.

Schreibe einen Kommentar

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: