Türk Toplumu ve Hoşgörü

Özel Osmanlı Sayısından Nejat Göyünç kalemiyle
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethinden sonra şehirdeki gayri müslim cemaatleri kendi dinî önderlerinin yönetiminde serbest bıraktığı, Gennadios Skolarios’u devletin her yanındaki Ortodoks hristiyanlarının dinî ve sivil otoritesine terk ettiği bilinir. Dinî liderler önderliğinde kendi kendine yönetme sistemi yahudilere ve ermenilere, diğer müslüman olmayan azınlıklara da tanındı. Bunun sonucu kiliseler ve onun başında bulunan dinî görevliler kendi cemaatlerinin her türlü eğitim, din ve hukuk işlemlerini kendi düzenledikleri yasalara göre yapmakta idiler. Bu gayri müslim cemaatler, buna sonradan „milllet sistemi“ denildi,devlete cizye ve haraç gibi şer’i vergiler veriyorlardı, fakat bunlar kendi kiliselerine de bir kısım ödemelerde bulunmakla da yükümlü idiler.
XVII. yüzyılın sonlarına doğru Orta Anadolu’daki hristiyan olup Fener Patrikhanesi’ne bağlı topluluklardan kiliselerine vermekle yükümlü oldukları vergilerin tahsilinde Osmanlı Devleti görevlilerinin fermanlarla vergi toplamak için kendi idarî birimlerine gönderilen kiliselere yardım etmeye davet edildiklerini, diğer bir deyimle bu yolda emirler verildiğini Konya Şer’iyye Mahkemeleri kayıtlarından öğrenebilmekteyiz. Bu vergiler 1682’de ev başına 12 akçe patriklik, 12 akçe metropolitlik, yine ev (hane) başına her papaz için 1 altın idi. Halbuki XV. yüzyılın sonlarında İspanya’da Aragonya ve Kastilya hükümdarları birleşip büyük bir devlet kurunca sade müslümanları kılıçtan geçirmekle kalmamışlar, yahudileri de ülkelerinden sürmüşlerdi. Orta Avrupa’da da yahudiler aynı akibete maruz kalmışlar, Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardı. Osmanlı Devleti’ne yahudi göçünün XIX. yüzyılda II. Abdülhamid zamanında da devam ettiği bilinir. Dahası da var.
1096’da Avrupa’da Almanya’dan Orta Doğu istikametinde yola çıkan Haçlı sürüleri de ilkin Alman şehirlerindeki yahudi dükkanlarını yağmaladıkları,havralara sığınan yahudileri oralardan çıkartıp öldürdükleri Haçlı Seferleri tarihi kitaplarında uzun uzun anlatılır. Hitler zamanın da Almanya’da yahudilerin maruz kaldıkları muameleler hâlâ hafızalardan silinmemiştir. Amerika’yı keşfeden İspanyollar ve onları takiben yeni kıtaya yerleşenler kızılderilileri hemen hemen yok etmişlerdir. Balkanlarda da uzun yıllar Osmanlı idaresinde kendi kültürlerini geliştiren milletlerin de bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Türklere yaptıkları katliam, sürgün, yağma , isim değiştirme, toplulukları eritme siyasetinde hatıraları yurdumuzdaki Bakanlardan gelen soydaşlarımızın belleklerinde yaşamaktadır. Birkaç sene önce Bosna-Hersek’te Sırpların ve Hırvatların müslüman boşnaklara yaptıkları muameleler de unutulmamıştır.
Osmanlı belgerinde devletin gayri müslim uyruklu vatandaşlarına nasıl davrandıklarının örnekleri pek çoktur. Meselâ XVI. yüzyıla ait Tahrir Defterleri’nde şehirlerde yaşayan insanlardan sakat olanlara, müflis olanlara, ihtiyar olanlara vergi bağışıklığı uygulaması yapılmaktadır. Arnavutluk’ta II. Murad zamanında timar sahibi hristiyanlar vardır. Halil İnalcık’ın yayınladığı bir Tahrir Defteri’nde bunun örneklerine rastlanır. Hatta, bir gayri müslimin arazisi bir timar erine verildiği halde, onun müracaatı üzerine mesele tahkik edilip arazi tekrar eski hristiyan sahibine verilmiştir. Çukurova’da dağlık kesimlerdeki kalelerde görevli gayri müslimler, Ermeniler vardır. Bunlar da bir kısım vergilerden muaftırlar, karşılığında hizmet yapmaktadırlar.
1839’da Tanzimat Fermanı’nın Gülhane Parkı’nda okunmasından yaklaşık altı-yedi ay kadar önce Tersâne-i Âmire’de, yani bugün Kasımpaşa’da bulunan eski Osmanlı gemi yapım tesislerinde görevli işçi ve kalfalardan yararlanıp işgöremez hale gelenlerin kendilerine ve çocuklarına, yine bu uğurda hayatlarını kaybedenlerin geride kalan eş, çocuk,hatta analarına devletin maaş bağladığını arşiv kayıtlarından öğrenmekteyiz. Bu hususta müslüman ve hristiyan ayırımı da yapılmadığı yine aynı belgelerden anlaşılmaktadır.
Birinci Dünya Harbinde Çanakkale muharebeleri esnasında Gelibolu yarımadasındaki amansız ölüm-kalım mücadelelerinde, üzerlerine makinelilerden çıkan kurşunlar veya İngiliz gemilerinden top gülleleri ve şarapnel parçaları yağan Mehmetçik’in neler yaptığını o dönemki hatıralardan öğrenmekteyiz. 10 Ağustos 1915’te Conkbayırı’nda kıran kırana savaşlar devam ederken, bir saka erinin yolunu şaşırıp İngiliz (Anzak) mevzileri yakınına geldiğinde iki düşman askerinin susuzluktan ölüm halinde olduklarını gören Mehmetçik’in, yanlarına yaklaşarak önce işaretle silahlarını aldıktan sonra, onlara su verdiğini, sonra da önüne katarak birliğine getirip esir aldığını Fahrettin Altay bizzat kahraman Türk askerinin kendisinden dinlemiştir. İngilizlerin Çanakkale muharebelerinde su sıkıntısı çektiklerini ve bunu gidermek için almaya çalıştıkları önlemlerden İngiliz Başkomutanı General Hamilton bir raporunda bahs eder.
Bu saka olayını 20 yaşlarında Askerî Tıbbiye öğrencisi iken Çanakkale’ye gönderilen Fahri Celâl (Göktulga) sonradan efsaneleştirmiştir. Adanalı sıska, fakat çok kuvvetli bir genç asker olan Keloğlan lakaplı Mehmet yanlışlıkla su yüklediği eşeğiyle İngiliz siperlerine girer. Yakalanacağını anlayınca, yalan söylemek zorunda kalır. „Sizin su sıkıntısı çektiğinizi gördüm, onun için size su getirdim“ der. Kendisine bol yiyecekler ve hediyeler verilir, birliğine döner. Bu defa Yüzbaşı görevini yapmadığı için falakaya yatırmak ister. Yaşlı bir asker, atılır, komutanından Keloğlan’ın yerine kendisinin falakaya yatırılıp cezalandırılmasını ister. Nedeni sorulduğunda da verdiği cevap herkesi hayretler içerisinde bırakır ve Keleoğlan’ın bağışlanmasını sağlar. Keloğlan’ın babası Yemen’de kahramanlık göstermiş, şehid olmuş, oğlunu da arkadaşına emanet etmiştir. Arkadaşı Çanakkale’de aynı birlikte bulunan bu, yaşlı askerdir.
Türk askerinin meziyetlerini dost, düşman hemen herkes anlamaktadır. Birkaç örnek verelim:
Daily Telegraph gazetesinin bir muhabiri olan William Sheppard bir İrlanda’lı yüzbaşıdan dinlediği değerlendirmeyi 14 Aralık 1915 tarihli gazetesinde şöyle anlatır: „Türkler dehşetli muharip, fakat daima centilmendirler. Almanlar gerek ölüleri gömmek, gerek yaralıları toplamak için mütarekeye hiçbir zaman razı olmuyorlar. Lâkin Türkler hiçbir vakit mütareke tekliflerimizi ret etmediler“.
Bir başka İrlanda’lı da bilmeyerek hastahane yanına yerleştirdikleri bir bataryanın farkına varan Türklerin, ışıldakla kendilerini uyardıklarından, eğer bataryayı oradan kaldırmazlarsa, hastahanenin zarar göreceğini bildirdiklerinden bahseder.
İngilizler ise etrafını tel örgülerle çevirdikleri bir alanda otları ateşe verdiklerinden, Türk erlerinin kendilerini korumak için nasıl kaçıştıklarının Bean isimli bir başkası nakleder.
Bütün bu örnekler Türk insanının ,erinin hoşgörüsünün, merhametinin bir kanıtıdır. Bu höşgörü nereden gelmektedir? Bunda dinîn öneminin büyük rolü olduğu düşünülebilir. Lâkin, Birinci Dünya Harbi’nin son yılında Osmanlı orduları Filistin’den çekilirken, bedevî arapların yaralı erlerin bağırsaklarını deşerek para aradıklarını yine hatıralardan okuyoruz. Şu halde mesele sadece dinden kaynaklanmıyor.
Türklerin Orta Asya’dan itibaren dünyanın -o zaman ki –her tarafına yayıldıklarını, çeşitli kavimlerle tanıştıklarını, onları yönettiklerini, aralarında dostane ilişkiler olduğu, bunun da Türk hoşgörüsünde önemli bir katkısı olduğu düşünülebilir. Gerçekten de, köyünden, çevresinden ayrılmayan insanların daha bağnaz, yabancılara karşı daha uzak mesafeli oldukları görülür. Bu nedenle Türk Hoşgörüsü’nü onların yayılmalarına, farklı milletlerle tanıştıklarına bağlamak mümkün görülmektedir.
Bununla beraber, Yunanlılar (Eski Grekler) tarihin çok eski dönemlerinden itibaren Akdeniz’in, Karadeniz’in kıyılarına yayıldıkları bilinir. Lâkin İstiklâl Harbi’nde Anadolu’yu Polatlı yakınlarına kadar istilâ edenlerin yaptıkları tahribat, Rum din adamlarının ve devlet adamlarının aynı tarihlerde Anadolu’da tek Türk kalmamacasına yok edileceklerini anlatmaları, bu yolda beyanlarda bulunmaları, 1963’te Kıbrıs’ta bebekleri bile banyo kûvetinde öldürenlerin de birer Yunanlı olduğu düşünülürse, bu işin başka milletle tanışıp, dostluklar temin etmekle ilgisi olmadığı anlaşılır. O durumda da ortada tek neden kalmaktadır: Milletlerin genlerinde dedelerinden, atalarından miras kalan hasletler, davranışlar, meziyetler. Sanırım, Türk’ün hoşgörüsü’nün enginliği de buradan kaynaklanmaktadır.
Atatürk’ün genç yaşlarında Gelibolu yarımadası’nda hayatlarını kaybeden Anzak’ların ana ve babalarına bir hitabesi vardır. Bu hitabe Avustralya’da bir bir parktaki anıta da nakş edilmiş, Turgut Özal da o ülkeye gittiğinde bunu görmüştür. Atatürk’ün söyledikleri şudur: „Ey analar, babalar. Çocuklarınınz için üzülmeyin. Onlar bizim topraklarımızda genç yaşta hayatlarını kaybetmişlerdir. Onlar artık bizim de çocuklarımızdır. Müsterih olunuz“.
İşte Türk Hoşgörüsü’nün başka emsali olmayan bir âbidesi de bu sözlerdir.
Alıntı: Akademik Araştırmalar Dergisi
  1. Hinterlasse einen Kommentar

Schreibe einen Kommentar

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: