Yoga

Aslında kimse Yoga’nın başlangıç tarihini bilmemektedir. Yoga’nın kökü, yazılı tarihin gerisine uzanır. Hatta, Yoga’nın insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenir.Yoga’ya ail elimizdeki en eski belge, yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkartılan ve üzerinde Yoga yapan insan figürleri bulunan 5,000 yıllık mühürlerdir.

Yoga ile aşina olmayanlarımız genellikle Hindu dininin bir uzantısı olarak görür ve bilmeden pagan bir ritüelin bir parçası olmaktan çekindiği için Yoga’dan uzak durur. Ancak, Yoga bir din değildir! Aslında, Yoga tarihinin bu kadar eskiye dayanması da Yoga’nın bir din olmadığının en kesin kanıtıdır. Çünkü Yoga, bilinen tüm dinlerden (Hinduizm dahil!) daha önce başlamış bir felsefedir.

Yazının bulunmasından sonra da, bilgiler ağızdan ağıza öğretmenden öğrenciye aktarıldığından, malesef bu eski zaman diliminden geriye elimizde sadece bazı vecizeler kalmıştır. Onlar da mistik deneyimi olmayan öğrenciye bir şey ifade etmeyecek küçük notlardır. İşte bu nedenle, önemli alimler bu metinleri çok kereler tefsir etmiştir.

YOGA FELSEFESİ
Yoga binlerce yıl önce, Hindistan’da ortaya çıkmış bir sistemdir. Bu sistemi her isteyen uygulayabilir; özel giysilere, aletlere ihtiyacınız yoktur. Sadece yere serebileceğiniz seccade büyüklüğünde bir örtüye (yüzümüzü bazı pozlarda yere koyacağımızdan yere örtü koymak daha hijyeniktir.) ve özdisipline ihtiyaç vardır.

Yoga yapan kişilere yogi adı verilir. (Bayanlara yogini denir.) Eski zamanlardaki büyük yogi’ler insanın çevresiyle uyumlu yaşayabilmesi için, öncelikle kendisiyle uyumlu yaşaması gerektiğini bu nedenle de insan doğasının tam olarak anlaşılabilmesinin önemli olduğunu söylemişlerdir. Büyük yogiler insanı farklı bedenlerde incelemektedir.
Yoga kelime anlamıyla birleşmek demektir. Yoga’da amaç, fiziksel, ruhsal ve zihinsel bedenlerimizin birleşmesiyle „Tanrı Bilinci“’ne erişmektir. İşte bu Tanrı Bilincine ermek, meditasyon çalışmalarının son aşaması olan Samadhi’dir.

Peki, Yoga yolunda olan herkesin amacı Samadhi’ye ermek mi olmalıdır? Elbette ki hayır.
Bhagavat Gita, Yoga yapan dört öğrenci tipinden bahseder;
•Acı çeken kişi; dinmeyen bir acıyı dindirmeyi amaçlayan öğrencilerdir. Bu acı fiziksel bedenin bir yerinde incinme, ağrı olabileceği gibi, zihinsel de olabilir.
•Dünya nimetlerini arayan kişi; sağlık ve başarı için bir strateji geliştirmeyi hedefleyen öğrencilerdir. Burada amaç, bir strateji bularak dünya nimetlerinden azami fayda sağlamaktır.
•Bilgi arayan kişi; bütünlüğe ulaşma arzusu duyan öğrencilerdir.
•Bilge adam; büyük Yogilerdir.
Siz, bu öğrenci tiplerinden herhangi birine uyuyor olabilirsiniz. Niye ben diğer öğrenci tipi değilim diye düşünerek kuruntuya kapılmanın gereği yoktur. Herkesin hayattaki hedefi farklıdır ama ne olursa olsun tüm hedefler eşit derecede mükemmeldir. Bilmenizi isterim ki, Yoga yolu herkese açıktır. Yogayı dileyen herkes dilediği nedenlerden ötürü yapmaya başlayabilir ve istediği anda yapmaktan vazgeçebilir. Yoga kimsenin ya da hiç bir kuruluşun tekelinde değildir.

GURULAR
Bir Yoga öğrencisinin bir Gurusu olmalı mıdır? Swami Sivananda’ya göre, evet olmalıdır. Guru, öğrenciyi yönlendirir, kendisi de aynı yollardan geçmiş olduğu için öğrenciye yol gösterir. Yine de pek çok öğrenci, başlangıçta, kendi başlarına Yoga’yı yapmaya başlamakta, ancak bir öğretmen ihtiyacı hissettikleri zaman bir arayışa girmektedir. Önemli olan doğru guru’yu bulabilmektir. Doğru gurunun kim olduğu konusundaki kriterleri yine Swami Sivenanda’dan alalım:
Gurunun,
•varlığıyla huzur buluyorsanız,
•Söylevleri size ilham veriyorsa,
•Şüphelerinizi ortadan kaldırabiliyorsa,
•Açgözlülükten, öfkeden ve şehvetten arınmışsa,
•kendini beğenmiş değilse, sevgi doluysa ve ben-merkezci değilse,
•sizin inançlarınıza saygı gösteriyorsa ve öğretisiyle size „sizin“ inandığınız noktadan yardımcı oluyorsa,
•Yanında ruhsallığını hissediyorsanız … o kişiyi gurunuz olarak kabul edin.
Peki bir guru için doğru öğrencide neler olmalıdır?
Öğrenci,
•doğru anlama yetisine sahip,
•dünyevi herşeye karşı bağımlı olmama etiğini geliştirmiş,
•berrak bir zihne sahip,
•duyuları üzerinde hakimiyet sağlamış,
•temel tutkulardan uzaklaşmış,
•Guru’suna inancı olan,
•Mutlak’a kendini adamış … olmalıdır.

YOGA DİYETİ
VEJETARYENLİK NEDİR?

Sanıldığının aksine, vejetaryen kelimesi ingilizce vegetable (sebze) isminden değil, etkin, canlı anlamına gelen latince vegetus kökünden türemiştir. Genel olarak et-yemezlik olarak tanımlanan vejetaryenliğin temel üç farkı türü vardır.
•Veganlar: Sadece sebze, meyve ve tohumlarla (pirinç, fasulye, mercimek gibi her tür tahılla ve ceviz, fındık, fıstık, susam gibi yemişlerle) beslenen grup.
•Lakto vejetaryenler: Veganların yediklerine ek olarak sütü de ekleyen grup.
•Lakto-ova vejetaryenler: Lakto vejetaryenlerin yediklerine yumurtayı da ekleyen grup.
Vejetaryenliğin tarihi çok eskilere dayanmaktadır; Buda, Zerdüşt, Homeros, Platon, Diogenes, Pisagor, Leonardo Da Vinci, Isaac Newton, Voltaire, Lamartine, Tolstoy, Mahatma Gandhi, G. Bernard Shaw, Charles Darwin, Albert Einstein vejetaryen beslenmeyi seçen dünyaca tanınmış kişilerden sadece bir kaçıdır.

Peki ama niye vejetaryenlik? Aslında vejetaryen olmak için çok farklı sebep bulunabilir. İsterseniz bu sebepleri küresel, ülkesel, bedensel ve süptil olmak üzere dörde ayıralım.
Küresel sebepler:
•Açlıkla savaş: Yapılan araştırmalara göre, 8 kilo tahıl karşılığı ancak yarım kilo sığır eti alınabilmektedir. Yani, bir kişinin yediği bir tabak ete karşılık, bir oda insan tahıl ile karnını doyurabilmektedir. Malesef, insanları besleyebilecek tahıllarla özel çiftliklerde hayvanları besleyerek dünyadaki açlığı arttırıyoruz.
Ülkesel sebepler:
•Temiz su kaynaklarının azalması: Yaklaşık yarım kilo etin üretimi için, bir sığırın 4 litreye yakın su tüketmesi gerekmektedir (Bu rakam tarım için gerekli su miktarının 8 katıdır.) Temiz su kaynaklarının azaldığı günümüzde, bu fazlasıyla lüks bir tüketimdir.
•Toprak erozyonu: Hayvan yemi olarak kullanılan tahılların üretimi, toprak erozyonunu arttırıcı etkiye sahiptir.
•Enerji giderleri: Kişiye 500 kalori sağlayan yarım kilo etin üretimi için bir hayvana yedirilmesi gereken yemin üretimi için 20,000 kalori harcanmaktadır.
•İthalata bağımlılık: Tarımın giderek azalması ve et tüketimindeki artıştan dolayı hayvancılığa önem verilmesiyle, sebze, meyve üretimi ithalata bağımlı kalmakta ve özellikle hayvan yemlerinin üretimi için gerekli gübrenin ithal edilmesi gerekmektedir.

Kişisel sebepler:
•Bedensel uyum: Bedenimiz eti sindirmeye elverişli değildir. İnsan bedeni – diş yapımız, tükürük salgımız, barsak uzunluğumuz – otobur hayvanların bedeni ile büyük benzerlikler göstermektedir ve etobur hayvanlardan tamamen farklıdır.
•Et yemenin fiziksel anlamda zararlı sonuçları:Et yiyen toplumlara örnek olarak -bir çok kitapta okuyabileceğiniz gibi- genelde eskimolar verilir. Eskimolar bölgedeki doğal koşullardan ötürü et ve yağ oranı yüksek gıdalarla beslenirler ve yaşam süreleri ortalama olarak 28 yıldır. Buna karşılık vejetaryen beslenmenin yoğun olarak görüldüğü doğu toplumlarında ise yaşam ömrü 110 ve üstü olarak belirlenmiştir. Yaşam süresinin farklılıkları araştırıldığında, ortaya şu gibi sonuçlar çıkmıştır:
-Hayvanlar kesileceği sırada başına geleceği sezdiğinden olumsuz hormonlar salgılar ve bu salgılar yenme yoluyla insana geçer.
-Hayvanlara antibiyotik ve hormon gibi ilaçlar verildiğinden etleri ilaçlıdır ve et piştiğinde bile bu maddeler yok olmadığından insan eti yediğinde bu maddeleri de birlikte yer.Bu da, kanser, kalp, damar sertliği, verem gibi hastalıklara yol açar.
-Hayvan hastalıkları insanlara bulaşabilmektedir. Özellikle Deli Dana ve Şap hastalığının çok yaygın olduğu günümüzde bu risk çok daha fazladır.
•Vejetaryen olmanın insan bedenine olan olumlu etkisi: Vejetaryenler daha uzun yaşarlar, kalp hastalıklarına daha seyrek yakalanırlar, daha sağlıklı bir boy-kilo oranına sahiptirler, bedenleri daha dayanıklıdır. Genelde et yememenin bünyeyi zayıflatacağına dair bir inanç vardır, ancak doğaya baktığımızda goriller, filler, atlar gibi güçlerinden şüphe etmediğimiz hayvanlar otoburdurlar, insanlar üzerinde yapılan bir çok araştırma da bu sonucu doğrulamaktadır. Yurt dışında pek çok sporcu; yüzücüler, atletler, vücut geliştirenler, basketbolcular vejetaryen beslenmeyi tercih etmektedir.
•Etin pahalı olması: Özellikle ekonomik krizin patlak verdiği günümüzde, hayvansal protein almak toplumun büyük kesimi için gittikçe zorlaşmaktadır.
Süptil sebepler:
•Bedensel titreşimin bozulması: Daha önce Guna’lardan (enerjinin özelliklerinden) bahsetmiştik. Et de evrende bulunan diğer tüm maddeler gibi bu özelliklerden birini bünyesinde daha fazla barıdırır. Et ölü gıda olduğundan Tamasik gıdadır, aklı ve bedeni beslemez. Yoga prensibi gereği, bu Tamasik enerji, yenerek insan bedenine alınır ve bedeni de Tamasik yapar.
•Yama prensibi: Ciddi Yoga öğrencileri Yamalardan biri olan Şiddet Kullanmama – Ahimsa etiği gereği hayvan eti yemeyi reddederler.
Peki, vejetaryen beslenme nasıl olmalıdır? Gelişigüzel sebze-meyve yiyerek vejetaryen olunmaz, aslında bu tip tek yönlü bir beslenme sağlık yönünden baktığımızda oldukça sakıncalıdır. Bu nedenle, protein alımına son derece dikkat edilmesi gereklidir.
Sözümü bir vejetaryen olan Bernard Shaw’ın çok güzel bir deyişiyle bitirmek istiyorum
„Hayvanlar benim arkadaşımdır ve ben arkadaşlarımı yemem.“

VEJETARYENLİK VE YOGA
Yoga’nın temel ilkelerinden biri „Ahimsa“ yani „Öldürmemek“tir. Burada öldürmemekten kasıt, yaşama saygı duymaktır.
Yoga’yı biraz takip etmiş olanlarınız, yoga’nın kelime olarak „evrenle bir olmak“ demek olduğunu bilirler. Elbette, burada kast edilen, Yoga’nın bizi evrenle bir olmanın yöntemini gösteren bir yol olmasıdır.
Evrenle bir olma yolundaki aşılması gereken belki de en zor şey, bireyselliği bir kenara bırakıp, bütünselliğe geçmek, yani „ben“ yerine „biz“ diyebilmek, bütünü sevebilmek ve bütünün farkına varabilmektir. Peki ama bu kadar basit bir gerçeği dile getiren bir felsefenin takibi niye bu kadar „zor“ olarak algılanıyor?

Bunun cevabını bulmak için, günlük yaşantımızı gözden geçirmemiz aslında yeterli: Bizler kendimizi bu beden olarak kabul ederiz, yani bunun anlamı şudur: „Bu beden dışındaki herşey benim dışımdadır.“ İşte bunu dediğimiz anda, Yoga’dan uzaklaşmaya başlarız, çünkü bu düşünce tarzı, evreni „ben“ ve diğerleri (çevremdeki herşey) olarak ikiye böler. Bu görüşe göre, ikilikçiliğin olduğu yerde de, korku, öfke ve arzu vardır, çünkü benim dışımda „bir şeylerin“ olması benim „o şeyleri“ arzulamama, arzuladığımı elde edememem halinde öfkeye yol açar, arzuladığımı elde etsem bile bu kısa süreli bir tatmin verecek ve bir süre sonra bu arzu yerini bende olmayan „başka bir şeyin“ arzusuna dönüşecek ve bu zincirden kurtulana dek böyle sürüp gidecektir. Peki biz nelerden korkarız? Bir aslan kendisine korkutucu gelmez, halbuki ceylanlar için korkutucudur, işte aynı şekilde biz de „biz olmayan“ şeylerden korkarız. Birliğin olduğu yerde korku barınamaz, çünkü bu ışığın olduğu yerde karanlığın barınması gibi mümkün olmayan bir durumdur. Birliğin olduğu yerde arzu yer alamaz, çünkü benim dışımda sahip olmadığım bir şey var olamaz.

Yoga yapmanın bir ön şartı var mı sorusu tüm öğrenciler tarafından sorulan temel bir sorudur. Genelde de verilen cevap aynıdır: „Hayır yoktur.“ Ama öğrenci gün geçtikçe, öğretmenin vejetaryen olduğunu, mümkün olduğunca organik gıdalar aldığını, alkol, tütün ve diğer her tür uyarıcı ve uyuşturuculardan uzak durduğunu, içtiği sudan uyku saatine belli bir kurallar zincirine bağlı kalmaya çalıştığını görerek, tereddüt etmeye başlar : „Acaba bana herşey söylenmiyor mu?“

Burada aslında öğretmenin söylemeye çalıştığı şey şudur: Evrenle bir olabilmek adına yapılması gereken standart „kurallar“ yoktur, bir öğrenci bunların hiç birini yapmadan da göz açıp kapayıncaya kadarki zaman içinde –bu yaklaşık 1 saniyedir- yogaya ulaşabilir.

Ancak, günümüz dünyasına baktığımızda, bu kadar çabuk ve kesin bir şekilde yogada başarılı olmak çok azımıza nasip olmaktadır; tersine yoga’ya ulaşma; uzun çalışma, azim, kararlılık, sabır, inanç (öncelikle kendimize, sonra yoga’ya) gerektirmektedir. Sri Sankaracharya, Yoga’nın 4 aracı –olmazsa olmazı- olduğunu söylemektedir: Bunlar:
1.İnanç
2.Adanma
3.Meditasyon
4.Özgürlüğe ulaşma arzusudur.

Dikkat ederseniz Sri Sankaracharya bu kurallar içine et yememek, günde sadece 6 saat uyumak, mantra okumak, yoga duruşları yapmak gibi „şimdi bunun evrenle bir olmakla ne alakası var“ diyeceğiniz maddeleri listelememiştir. Peki o halde tüm bu çalışmalar neden yapılmaktadır? Kısaca aşağıda özetlemeye çalıştım:
1.Öykünme: Öncelikle öğrenciden „sanki öyleymiş gibi“ yapması istenir. Mesela öğrenci belki ilk başlarda derin meditasyona dalamayacaktır ama yine de sanki derin meditasyondaymış gibi sabit bir şekilde sakin ve rahat bir pozda ortalama 20 dakika meditasyon yapması istenir. Elbette burada kast ettiğimiz, öğrencinin taklite kaçıp bunu bir alışkanlık haline getirmesi ve yerinde sayadığı halde, kendini ve çevresini kandırması değildir.
2.Arınma: Tüm bu çalışmalar, bizi arındıracak birer „kriya“ yani arındırma çalışmalarıdır.
3.Kalbin açılması: Biz ne yaptığımızı aklen bilmesek de; beden bilir, zihin bilir, ruh bilir. Bu nedenle, başlangıçta yapılan tüm bu çalışmalar bizim kalbimizi açacak ve evrensel bilgiyi almamızı kolaylaştıracak birer araç olacaktır.
Yoga’nın temel yapıtaşı, insanın sadece bu bedenden ibaret olmadığı, ama bunun gerisinde –ismi ne olursa olsun- bir enerji olduğudur ve aslında amaç, araç olan bedeni kullanarak, yoga’ya ulaşmaktır -yani beden bizim gerçek Özbenliğimiz değildir. Bu nedenle, biz yaptığımız çalışmalarla öncelikle evren olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamak adına „sanki öyleymiş gibi yaparak“ anlamaya böylelikle zamanla arınmaya, ve kalbimizi açarak evrensel bilgiyi almaya çalışırız.

Yoga görüşüne göre, evren titreşimlerden oluşmuştur. Madde ağır bir titreşime sahipken, örneğin düşünce çok daha süptil bir titreşime sahiptir, bu nedenle de madde görülebilirken, düşünce gözle görülemez. İşte Yoga’ya göre, evrenin gerçek mahiyetinin ne olduğunun anlaşılması için bu süptil titreşime ayak uydurmak gereklidir, bunun da yolu ancak bu titreşimi algılayacak frekansta yani aynı titreşimde bulunmakla olur. Bu nedenle, Patanjali Yoga Sutralarında „Yoga ile çevredeki dünya şartları değil siz değişeceksiniz, ve siz değişseniz bile diğerleri için herşey eskisi gibi kalmaya devam edecektir“ demektedir. Siz titreşiminizi yükselttiğinizde (yani süptilleştirdiğinizde) dünyayı yepyeni bir gözle görmeye başlarsınız ve düşünce gibi daha önce göremediğiniz formlar size görünür hale gelmeye başlar. Böylece yine Patanjali’nin Yoga Sutralarında bahsettiği diğer insanlara mucize gibi gelen meyveler ortaya çıkmaya başlar, bir yogi düşünceleri okuyabilir, bir atom boyutuna inebilir, herşeyi içine alacak kadar genişleyebilir, yıldızlara dokunabilir gibi.
İşte, kullandığımız araç olduğunu söylediğimiz bedenimizin titreşimlerinin yükseltilmesinin yollarının her biri, Yoga’da yapılan çalışmalara denk gelir: et yememek, yoga duruşlarını günlük olarak yapmak, nefes çalışmaları yapmak, içe dönüş çalışmaları yapmak, meditasyon, mantra, japa, vb. Yoga yolunda bizim yardımcılarımızdır.

ENERJİLERE GÖRE BESİNLER
Evrende, enerjinin üç özelliği vardır, bunlara sanskritçe guna adı verilir:
•Sattva: Saflık
•Rajas : Hareket, tutku
•Tamas : Karanlık, ölü, durağanlık
Evrende herhangi bir şey form aldığında, bu özelliklerin hepsini biri baskın olacak şekilde birlikte alır. Yani madde dünyasında bulunan herşeyde bu üç özellik de mevcuttur. Örneğin yaptığınız bir eylemin kendisi size ve / veya çevrenize zarar vermesinden dolayı rajasik olabilir, ama bu eylemi başlatma sebebiniz sattvik olabilir. Burada, baskın olan özelliğin ne olduğu önem kazanmaktadır. Besin maddeleri de evrende bulunan diğer herşey gibi bu üç özelliği bünyelerinde barındırırlar. Lucy Lidell’in bu yiyeceklerle ilgili açıklamasına bakalım

Sattvik yiyecekler : Zihni ve bedeni besleyen organik yiyeceklerdir. Bu yiyecekler zihni sakinleştirir,saflaştırır ve böylece enerji akımını dengede tutar. Sattvik yiyeceklere örnek olarak her tür yulaf ezmesi, mısır gevreği tarzı kahvaltılıkları, esmer undan yapılmış ekmeği, taze meyve ve sebzeleri, taze sütü, bakliyatı, her tür bitki tohumunu, çimlendirilmiş tohumları, kuru yemişleri verebiliriz
Ciddi bir Yoga öğrencisinin alması gereken besin maddeleri sattvik yiyeceklerdir.

Rajasik yiyecekler : Bedende hareket, tutku yaratan sıcak, acılı, ekşi, tuzlu ve kuru yiyeceklerdir. Sadece bedeni besleyip zihni beslemeyerek, zihin-beden arasındaki dengeyi bozarak, bedeni aşırı hareketlendirir ve zihni zaptedilemez şekilde heyecanlandırır. Rajasik yiyeceklere örnek olarak çok keskin baharatları ve otları, kahve çay gibi uyarıcıları, balık, yumurta, tuz ve çikolatayı verebiliriz.
Hızlı yemek Rajasik kabul edilir.

Tamasik yiyecekler : Tamasik yiyecekler ne aklı ne de bedeni besler. Bedenin hastalığa karşı olan direncini kırar ve zihni öfke ve aç gözlülük gibi karalık düşüncelere boğar. Tamasik yiyeceklere örnek olarak et, alkol, tütün, soğan, sarmısak, sirke gibi fermente gıdalar, çürümüş veya ezilmiş yiyecekler verilebilir.
Aşırı yemek tamasik kabul edilir.

Peki, sınırlar bu kadar kesin midir? Yani herkes için sattvik, rajasik ve tamasik besinle aynı mıdır? Aslında hayır. Her bedenin gereksinimleri farklıdır. Buradaki tanımlar geneli ifade eder. Ama siz, kendi bedeninizi kendiniz keşfetmelisiniz. Burada rajasik olarak tanımlanan yiyecekler sizin için sattvik veya tamasik olabilirler. Önemli olan sağ duyulu davranmak ve bedenin ve zihnin size gösterdiği yolu takip etmektir.

VEJETARYENLİKTE PROTEİN ALIMI
Vejetaryen beslenmede başlıca sorulan soru, protein ihtiyacının nasıl karşılanacağıdır. Bu nedenle, sizlerle bu konu hakkında bildiğim bazı bilgileri paylaşmak istiyorum.

Protein nedir? Protein gereksinimimizi 22 amino asit karşılar, bu amino asitlerin 8 tanesi bedenimiz tarafından yapılamaz, bu nedenle bedenimiz bunları dışarıdan almalıdır. Bedenimiz tam bir protein sentezi yapabilmek için, tüm amino asitleri aynı anda (yani aynı günde ve genel görüşe göre aynı öğünde) almalıdır.

Burada püf nokta şudur:
Beden tüm amino asitleri aynı anda alsa bile, proteinin beden tarafından emilmesi bedende bulunan en düşük amino asit oranında olur. Yani, bedende 21 amino asitten bol miktarda bulunsa bile, bir amino asitten az miktarda varsa, beden geri kalan 21 amino asiti de ancak elde az olan miktardaki amino asit kadar kullanabilmekte, gerisini kullanamamaktadır.
Bitkisel proteinlerde yukarıda bahsedilen 8 gerekli amino asitlerin biri genelde noksandır (ya da çok az mitarda bulunur), bu nedenle, beden protein sentezini tam yapamamakta, ya da bitkisel proteinden bol bol aldığınız halde, bir porsiyon etin yerini tutmamaktadır. İşte, etin yüksek kalite, bitkisel proteinin ise düşük kalite olduğunu söyleyen çevreler, aslında bunu kast etmektedirler.

Ancak bununla baş etmenin elbetteki yolu vardır: Bu da, besin birleştirmesidir. Bitkisel protein bulunan besinleri aynı öğünde yiyerek, bir besinde bulunan amino asit eksikliği diğer besindeki amino asit ile tamamlanabilmektedir.

Aşağıdaki listede ete eşdeğer protein alabilmeniz için birleştirebileceğiniz besinlerinin listesini bulabilirsiniz:
1. Tahıllar ve kuru bakliyat: Nohut ve pilav, kuru fasulye ve pilav gibi geleneksel yemeklerimiz bu birleştirmenin en güzel örnekleridir. Aynı şekilde, bakliyatın yanında yenilecek ekmek de ete eşdeğer proteinin bedenimizce emilmesini sağlayacaktır.
2. Tahıllar ve Süt ürünleri: Sabah yenilen bir tabak sütlü mısır gevreği, yoğurtlu veya sütlü müsli, peynirli sandviç, üzerine peynir serpilmiş makarna örnek olarak verilebilir.
3. Kuru bakliyat ve yağlı bitkiler (tohumlar): Humus(nohut ve tahin (susam ezmesi) ile yapılır) örnek olarak verilebilir.
Bu genel ayrımın haricinde, ekmekle yenilen fıstık ezmesi, ekmekle yenilen susam (tahin), pilava konulan susam, susamlı ya da cevizli ekmek de ete eşdeğer protein kaynaklarıdır.
Yukarıda verilen tahıl, bakliyat gibi tanımların hangi besinleri içerdiğine bakmak isteyenler aşağıdaki örneklere göz atabilirler:
Tahıllar: Buğday, çavdar, arpa, akdarı, yulaf, pirinç, mısır vb.
Kuru bakliyat: Fasulye, bezelye, nohut, mercimek vb.
Yağlı bitkiler (tohumlar): Yer fıstığı, kabak çekirdeği, susam, badem, fındık vb.
Süt ürünleri: Peynir, süt tozu, süt, yoğurt vb.

Lakto-ova vejetaryenlerin yediği ve 8 amino asitin tamamına sahip olan ürünler;
-peynir,
-süt,
-yumurta,
-soya fasulyesidir.
Yani bu ürünler, tek başlarına tüketildiklerinde bile eşsiz birer protein kaynağıdır.

Günlük protein gereksinimimiz ortalama olarak kilomuza endekslenerek bulunur. Amerikan bilim çevrelerine göre beden kilosu başına gerekli günlük protein 0.5gr’dır. Yani, 60 kilo ağırlığıdaki bir kişi, günlük 30 gr. protein almalıdır.

  1. Hinterlasse einen Kommentar

Schreibe einen Kommentar

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: