Fethullah Gülen Davası 2000 III

4-FETHULLAH GÜLEN SAİD -İ NURSİ İN DEVAMIDIR:

Fethullah GÜLEN her fırsatta kendi deyimleri ile Bediüzzaman dedikleri Said-i Nursi in müridi olduğunu ortaya koyan sözler söylemektedir. Kurduğu örgütün de Nurculuk öğretisi doğrultusunda kurulduğunu açıklıyor. Said-i Nursi’yi  srın Çilekeşi, çağın büyüğü, kamil-i mürşit, ruhların hekimi gibi sözlerle övüyor.

Said-i Nursi hakkında  asıldan Fasıla 2 isimli kitapta yazılanlar;

Bununla beraber Bediüzzaman gibi bir insan dünyanın neresinde olursa olsun, insan yetiştirdiği taktirde o her zaman dünya ile oynayabilir. Tabii ki bu gibi meselelerde zaman ayarlaması, yapılmak istenen işin çapına göre hesap edilmelidir.

Hazreti Isa cihan kapılarını yetiştirdiği 11 adam ile zorladı. İmparatorlukları dize getirdi. Ne var ki bu mesele kendisinden sonra asırlarca devam eden belli bir zaman dilimi içinde vücuda geldi. Efendimiz ise bir kadın, bir köle ve bir insanla başlattığı bir işte, kısa zamanda yeri yerinden oynattı. Başlangıçta kimse böyle bir neticeye ihtimal hile vermiyordu. Haddimi aşarak bende aynı şeyi söylüyorum. 5-10 insan ile cihanı fethetmeniz mümkündür. Kaldı ki o büyük zatın (Bediüzzarnan) aştığı çığırın mahiyeti bugün ortadadır ve şimdiye kadar olanlar da ileride olabilecekleri ihtar mahiyetindedir. Bütün bunları hepimiz apaçık görüp müşahede edebiliyoruz. (Sayfa:198).

Bediüzzaman üzerinde titizlikle durulup düşünülmesi, araştırılıp, insanlığa tanıtılması gerekli bir simadır. O İslam Alemi in inanç, moral ve vicdani enginliğini, hem de en katıksız ve müessir bir şekilde ortaya koyan çağın bir numaralı simasıdır. Ona ve onun düşüncelerine hissi mülahazalarla yaklaşmak, onu ve eserini anmak sayılmaz. Duygusallık, onun her zaman uğrunda yiğitçe tavır ortaya koyduğu ve gürül gürül anlattığı meselelerin ciddiyeti ile telif edilemez.

O bütün ömrünü kitap ve sünnetin gölgesinde tecrübe ve mantığın kanatları altında, derin bir aşk ve heyecanla beraber, hep bir muhakeme insanı olarak sürdürmüştür.

Bediüzzaman n yüksek mefkuresi, yaşadığı çağı düşünüp söylemesi, sadeliği, insani enginliği, vefası, dostlarına bağlılığı, iffeti, tevazuu, konusunda şimdiye kadar pek çok şey yazıldı ve söylendi. Aslında her biri başlı başına kitap mevzuu teşkil edecek olan yukarıdaki vasıflar, onun da kitaplarında sıkça üzerinde durduğu konulardır. Ayrıca hala aramızda hayatta iken onun yanında bulunma bahtiyarlığına erişmiş ve onun ruhi enginliği, fikri zenginliği ile tanışmış dünya kadar insanlar var ki, bunlar da canlı birer kitap gibi bu konunun sadık şahitleri. (Sayfa: 200-203).

Evet bediüzzaman milletin fikri seviyesizliklerle sürüm sürüm yaşadığı ve içtimai dertlerin buhran halini aldığı, ülkenin hemen her yanında ürperten yüzlerce hadise ile yüz yüze gelindiği, her tarafta İslam’i ve milli değerlerin enkaz enkaz üst üste yıkılıp gittiği iftiran bir dönemin, düşünen, çareler arayan, teşhis ve tespitlerde bulunan, sonra da rahatsızlıklara reçeteler sunan bir hekim olmuştur. (Sayfa: 203).

Koskoca bir milletin mahv ve izmihaline göz yumup lakayt kalmak, bu aslan yürekli insanın tabiatına aykırıdır. (Sayfa: 207).

Eğer Bediüzzaman soluk soluk ülkenin dört bir yanına mesajlarını sunduğu zaman, onu anlayacak birkaç yüz aydın düşüncelerinde ona destek olabilseydi, ihtimal bugün en zengin ülkelerden daha zengin, en modern milletlerden daha modern hale gelmiş ve daha sonradan karşımıza çıkan her engeli aşabilecek güce ulaşarak, şimdilerde girilmiş gibi görünen o yola ta asrın başında girilmiş ve bugünkü problemlerin pek çoğu ile karşılaşmamış olacaktık. Yine de her şeye rağmen ümitliyiz. (Sayfa: 209).

İşte böyle bir zamanda Bediüzzaman gibi inkılapçı bir ruh çıkıyor ortaya ve mantık adına „Kızıl İ az“ adlı eserini yazıyor ve eserini bazı tembel zihinleri düşündürmek için yazdığını söylüyor. Ne var ki o dönemin tembel ruhları bir türlü bu inkılapçı ruhun eserini kabullenemiyor. Kabullenmek bir yana Aristo mantığına takılıp kalmış bu ruhlar farklı şeyler söylüyor diye Bediüzzaman  cephe alıyorlar. (Sayfa: 119).

Bediüzzaman Hazretlerine sormuşlar. Evlenmeyi hiç düşünmediniz mi? „Ümmetin derdi beni aşıyor, kendimi düşünmeye vakit bulamadım“ şeklinde cevap veriyor. Zaten Van Kalesi den ayağı kayıp aşağı düştüğü esnada „Davam“ diye bağıran bir insandan başka türlü bir anlayış  beklenemez. (Sayfa:140).

„İrşat Ekseni“ isimli kitapta yazılanlar;

Efendimizden sonra bu işi devam ettiren kutlular, onların ifadeleri de sıkılsa aynı inkisarın döküldüğü görülecektir. „Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyor. Bütün ömrüm harp meydanlarında esaret zindanlarında yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divanı harplerde bir cani gibi muamele gördüm. Bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa daha ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi belki bugün Said topraklar altında çürüyüp gitmişti /i>. İfadesi buruk bir inkisardan başka neyin ifadesidir? İhtimal o, bu sözü kendi gibi bütün kalbi kırık büyükler için söylüyordu. Hulasa bu hal „Emri bi  maruf, nehyi ani  münker“ yapanların değişmez bir kaderidir.

„Fasıldan Fasıla 1“ isimli kitapta Said-i Nursi hakkında yazılanlar;

Risaleleri eğer hakkı ile anlasaydık, medrese ve tekkelerden bekleneni verirdi.

Şark Üniversitesi Bediüzzaman n ilahiyat ağırlıklı, fakat müspet ilimlerin de okutulduğu bir üniversite düşüncesi o dönem için çok orijinal bir tespittir. Bu Üniversitede Arapça, Fars, Türkçe vacip, Kürtçe caiz olacaktır. (Sayfa 206).

„Küçük Dünyam“ isimli kitapta yazılanlar;

İşte Bitlis  bakarken böyle bakmak lazım. Bir Bediüzzaman n günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerde zuhuru, yani secerenin menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesadüf değildir. Hizan ve Nurs yaz aylarında bile zor ulaşılan yerlerdir. Bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potansiyel güç meydana getirmiştir.

5-ÖRGÜTLEMEDE GENEL PERSPEKTİF:

„Asrın  Getirdiği Tereddütler 3“ isimli kitapta yazılanlar;

Birincisi, muhatabın ruhuna girme yolları araştırılmalıdır. Bu insani bir yaklaşım şeklidir. Hediyeleşme veya ona ait bir sıkıntıyı bertaraf etme gibi… muhatabın gönlüne girmek için her meşru yol denenmeli ve muhakkak surette bu iş halledilmelidir. Yani kendisine bir şeyler anlatacağımız insan, evvela bizim şahsi desteğimizi kabul etmelidir. Bu ona vereceğimiz düşünceleri kabulde mühim bir faktördür ve ihmal edilmemelidir. (bire bir ilgilenme, bire bir adam kazanma, kişiden kişiye propaganda metodu).

İkincisi, muhatabınızın inanç ve kültür seviyesini iyi bilmeniz gereklidir. Mesela ona açık okuyacağınız Kur n dahi olsa, onu ürkütüp kaçıracak ve bize bir daha yaklaşmayacaksa, o esnada Kur n dahi okunmamalıdır… bazen bu ayarlama yapılmadığından, irşad namına söylenenler onlarda öyle bir reaksiyona neden olur ki, daha sonra münasebetini bulup anlatmanız da artık fayda vermez. (Başlangıçta amaç gizlenmekte, takiyye uygulanmaktadır.)

Üçüncüsü, muhatabınızın itimadını kazanmanız da şarttır. O size öyle itimat etmeli ve öyle bağlanmalı ki, bütün sevdikleri ile tartışsanız orada siz ağır basmalısınız…bu ağır basına o denli olmalıdır ki, sizin yanınızda olmakla yüklendiği ağır mükellefiyetleri diğer tarafın zevk ve sefasına tercih edebilmelidir… işte mürşid muhatabının gönlüne böyle girmeli ve ona her dediğini yaptırabilmelidir.

Dördüncüsü, Müslümanlığa ait meseleler çok iyi bilinmelidir. Herkes aklına gelen şeyleri söylememeli ve felsefe yapmamalıdır. İşin diyalektiğine ve izan tarafına katiyen meyledilmemelidir… yine büyük mütefekkirlerin ifadesi ile bizler birer koyun gibi olmalıyız. Alıp öğrendiğimiz şeyleri hazmederek süt haline getirmeli ve muhtaç görünenlere süt gibi bir şifa kaynağı olarak takdim etmeliyiz. Cihanı aydınlatacak ve nazarları aydınlık kapıya çevirecek, aydınlık dönemin ışık ordusu, inşallah her bakımdan ilim ile mücehhez olacak. Çırak olarak kapılarına müracaat eden herkesin eteklerini Muhammedi cevherler ile dolduracak ve onları doyuracaktır.

Beşincisi, yapılan bütün işler, ihlas ve samimiyet içinde yapılmalıdır…Allah’ın Resulü, Allah yolunda olan cihadı, sadece Allah n dinini yüceltmek için yapılacak olan cihad olarak sınırlandırıyor. Demek oluyor ki Cenab-ı Hakk n yüce isminin İ ası istikametinde kavga veriliyorsa bu Allah içindir. Yoksa konuşmamızda yazmamızda sadece kendimizi anlatmış oluruz ki böyle bir durumda ne samimiyet kalır ne de sevap, ihlasın bu kadar darbe yediği bir yerde ne Allah rızasından ne de gönülleri esir etmesinden bahsedilebilir.

Altıncısı, mürşit ve mebelliğ hangi seviyede olursa olsun kalbi dini ilimlerle, aklı medeni fenlerle mücehhez olmalı, bu ikisi ile pervaz eden istidat ve kabiliyetlerini işleterek, iç muhasebesine derinleşmeli ve çapına yapısına göre bu mevzuda ne kadar ladünileşebilirse ladünileşmelidir. Bu da bir bakıma yukarıda temas ettiğimiz husus ile alakalıdır. Yani ihlas ve samimiyet ile buudlaşma demektir.

Yedincisi, eğer bir meseleyi bizim anlatmamız bazı vicdanlarda reaksiyon ve tepkiye sebep olacaksa „Hakk n hatırı alidir“ diyerek o meseleyi bir başkasına anlattırmak hoşunuza gitmelidir. Burada dikkat edilmesi gereken bir incelik var. Başkasının anlatmasına razı olmak başkadır, ondan hoşlanmak daha başkadır. İşte bizler ikinci durum çerçevesine göre ondan hoşlanmalıyız. Nefsin hiç hoşlanmadığı durumlardan birisi de budur ve bu civan mertliktir.

Sekizincisi, karşımıza bilmediğimiz meseleler çıktığında rahatlıkla bilmediğimizi itiraf etmeli ve bilmiyorum diyebilmeliyiz. Bizler de bilmediğimizi itiraf edelim, ama işin arkasını bırakmayalım. Muhatabımızı o meseleleri bizden daha iyi bildiğini kabul ettiğimiz gibi, öğrenelim, onlara da öğrenme zeminini hazırlayalım.

Dokuzuncusu, irşat ve tebliğ adamı civan mert olmalıdır. O, neyi var, neyi yok, hepsini davası uğruna feda etmesini bilmelidir. Gönülleri fethetme yolunda civan mertliğini edinmeli ve o yolda öyle gitmelidir… cennete ilk defa alimler, vaizler, hocalar değil, hak ve hakikati neşr uğruna malını ve canını hak yolunda bezleden esnaf, tüccar, kazanç seviyesi ne olursa olsun bütün cömertler, hakka dilbeste civan mertler girecektir.

Onuncusu, burada biraz hususiyet arz eden bir noktaya temas etmek istiyorum. 15-20 sene öncesinde bizim rüyalarda dahi görmemiz mümkün olmayan bir manzarayı bugün apaçık görmekteyiz ve bu da bizlere Cenab-ı Hakk n sonsuz lütfunun ifadesidir.

Bir lise talebesine Hakk  ve hakikati anlatabilmek için aylara ve haftalara ihtiyaç duyulan dönemi artık aşmış bulunuyoruz. Evet ben ve emsalim öyle günler hatırlıyoruz ki, namaz kılan bir üniversite talebesi gördüğümüzde Hızır a görüşmüş veya Cebrail  görmüş gibi sevinir, kendimizden geçerdik. Arkadaşlarımız kendi gönül dünyalarında duran o nurlu mesajları sunabilmek için, bir talebenin arkasında bazen aylarca koşar, koşar ama hiçbir şey elde edemezlerdi. Halbuki bugün durum değişmiştir. Artık bugün bu gibi meselelere sahip çıkan fertler değil, kitlelerdir. En mütemerrid insanların bile yumuşadığı ve İslami meselelere olabilirlik ihtimali ile baktığı bir devreyi idrak etmiş bulunuyoruz. Bu durumda bize düşen vazife işin özünden ve ruhundan uzaklaşmamak kaydıyla yeni yeni metod ve yöntemler denemek ve değerlendirmek olmalıdır. Aksi taktirde devrini idrak edemediğinden bütün fonksiyonunu kaybeden insanların durumuna düşmemiz muhakkak ve mukadderdir. Böyle bir duruma düşmekten Allah  sığınırız, öyleyse günün gerektirdiği şekilde hizmet adına yeniliklere adapte olmak mecburiyetindeyiz. Uyumda ne kadar gecikirsek, hedefe varmakta o kadar gecikmiş olacağımız asla unutulmamalıdır. İşte bu hususi durumlardan hareketle, umumi ve herkes için geçerli bir prensibe varabiliriz. İrşad ve tebliği kendine vazife edinenler devrini idrak etmek ve irşadını bu temel üzerine oturtmak zorundadırlar. Başkalarının fezayı fethe açıldığı bir dönemde insanları karanlık dehlizlere çekerek bir şeyler anlatmakla hiçbir yere varılamayacağı bilinmelidir.

Onbirincisi, kitle ruh halinden istifade ile kitlelerin iltihakını kolaylaştırıcı metod ve usullerin tatbiki de irşad ve tebliğ adına çok mühim usullerdendir.(Asrın Getirdiği tereddütler 3, Sayfa:166-183).

6-FETHULLAH GÜLEN N İNKILAPÇILIĞI:

Bu konuda Fasıldan Fasıla 2 isimli kitapta bulunan şu hususlar dikkat çekicidir.

İnkılapçı ruhlara muhtacız. Hava kadar, su kadar ihtiyacımız var. İnkılapçılara, kendilerini yetiştirmesini bilen ve bildiğini yeni yeni komprimeler halinde takdim etmeyi beceren insan yokluğudur ki, bu fikir ve kültür hayatımızı iflasa sürüklemiştir… işte böyle bir dönemde Bediüzzaman gibi inkılapçı bir ruh çıkıyor ve mantık adına „Kızıl İ az“ isimli eserini yazıyor. Bu eserini bazı tembel zihinleri düşündürmek için yazdığını söylüyor. Ne var ki o dönemin tembel ruhları bir türlü bu inkılapçı ruhun eserini kabullenemiyor. Farklı şeyler söylüyor diye Bediüzzaman  cephe alıyorlar… ama öyle inanıyorum ki yetişmekte olan yeni nesiller arasında her sahada inkılapçı ruhlar çıkacak ve birkaç asırdan beri süregelen bu humudet dönemini sona erdirileceklerdir. (Sayfa 119-120).

Sanık Fethullah GÜLEN, Bediüzzaman gibi inkılapçı bir ruh çıkıyor derken Atatürk ilke ve inkılaplarına karşı alternatif bir inkılapçı ruhun Bediüzzaman Said-i Nursi ile çıktığını söylemek istiyor.

İnsanımızın gerçek mutluluk ve saadetini arzu etmeyen bazı talihsizler bugüne kadar bir kerecik olsun tarihi hakikatleri görmeye, onlarla yüz yüze gelmeye cesaret edemediler. Hatta o, zirveleri tutan ve çok defa o çalımla boğulanlar, hiç mi hiç batıl vehimlerinden modern hurafelerden ve fikirleri felç eden tabulardan kurtulamadılar. Daha acısı da bu alil ruhlar, kendilerini küçük düşüren bu kabil hastalıkları birer meziyet gibi gördü ve gösterdiler ve ne olduklarını hiçbir zaman hissedemediler de, hastalıklarını hissetmeyen hastalar gibi hep şifaya kapalı kaldılar. (Sayfa: 237).

İnsanımız, uzun seneler kendisini ayakta tutan dinamiklerinden habersiz yaşadı. O bir türlü İslam n gücünü kavrayamadı. Kur n sırlarını sezemedi ve onun ruhundaki cevheri değerlendiremedi. Ama bugün onun kendi dünyasına dönüşü çok farklı olacaktır. Öyle zannediyorum ki o bu ikinci dönüşü ile Kur n-ı semadan yeni inmiş gibi tanıyacak, İslam a ilk tanışıyor gibi, onu alabildiğine sıcak bulacak ve önceki nesiller gibi ülfetlerin hasıl ettiği sathiliklere takılıp kalmayacaktır. (Sayfa: 239).

Düne kıyasla bugün İslami meseleleri anlamak daha kolay, tabii kitlevi çoğalma ve büyüme bu hususta önemli bir amil. Evet kemmi plandaki bu gelişmelerin İslami meselelerin anlatılmasında ve kabul görmesinde önemli bir kolaylık temin ettiği bir gerçek.

Dün herhangi bir dini meseleyi anlatırken okullarda ve okulların dışında arkadaşlarımız kim bilir ne kadar zorlanırlardı. Evet bu günlerin kıymetini bilip hizmet adına şükrümüzü eda etmek bir vazifedir. (Sayfa: 266-267).

Geleceğin dünyasında tek hakim unsur İslam olacaktır. (Sayfa 229).

Fasıldan Fasıla 1 isimli kitapta yazılanlar;

Hiç şüpheniz olmasın zaman Müslümanların lehine işlemektedir. Şimdilik net olarak keyfi yada kemmi bir buudumuz yoksa da, nasıl anne karnında ceninin doğmasına -olağanüstü şartlar dışında- kesin gözüyle bakılıyor, öyle de, bizim durumumuzda şu anda artık doğumu yaklaşmış bir cenin gibi kabul ediliyor.

Evet bu millet bugün olmasa da yarın mutlaka sorumsuz insanların elinden dünyanın idaresini almak zorundadır.

Ülkenin % 99  Müslüman gibi sloganvari sözlerle gaflet ve gevşekliğe itiliyoruz. Bu tür sözlerin bize kazandıracağı hiçbir şey yoktur ve şimdiye kadar da hiçbir şey kazandırmamıştır. Bu sebeple muvakkaten de olsa azınlık düşüncesi ile hareket edilmesi şarttır. (Sayfa: 109).

Türkiye eki Müslümanları azınlık olarak görme gayreti içine giren, istediği gayeye ulaşıncaya kadar Işık evlerinde yetiştirdiği prototiplerle İslamiyet  temsil etmeyi elzem görmektedir.

Bizim esas problemimiz imparatorluğun yıkılması değildir. Problemimiz ruh planındaki iflasımızdır. Ne acıdır ki devleti idare edenler bunu bir türlü anlayamamışlardır ve anlayamıyorlar. Yoksa bazılarının iddia ettiği gibi bizim yıkılmamızı hazırlayan medrese değildir. Aslında medrese ne zaman yıkıldıysa, millet o zaman yıkılmıştır. Çünkü medrese bizim tarihimizde ortaokulun, lisenin, üniversitenin ve daha üstündeki akademilerin yaptıkları vazifeyi yapıyordu.

Medreseler kapatılmaktan ziyade ıslah yoluna gidilmeliydi… günümüz eğitim sistemi hazırlanırken mutlaka bundan da istifade yoluna gidilmeliydi… günümüzde açılan okullar ise daha 50 nci yılını doldurmadan dejenere olmuştur. Yıllarca fakültede belli bir ilim tahsil etmiş insanlar, neticede bakıyorsunuz bomboş yetişmişler. Eğer hususi meşgul olanları istisna edecek olursanız, ilahiyatlar dahi mevcut sistemin ciddi ilim adamı yetiştiremediği bir gerçektir. (Sayfa: 11).

Şimdi İran a da dini yönü ağırlıklı bir devlet vardır. Anlatılanlara göre Cumhurbaşkanı ve Başbakan n yanında her an devlete müdahale yetkisi olan bir dini lider bulunuyor. Bu durum ABD i ve batılı yandaşlarını rahatsız ediyor. Bu sebeple diğer Müslüman ülkeler  evlet ağırlıklı din politikasını tercih ediyorlar. Bu onların nazarında  in ağırlıklı devlet politikasına nazaran ehveni şerdir. ABD in Pakistan  desteklemesinin sebeplerinden birisi de budur. Yani din ağırlıklı devlet modelinin oluşturulmasını engellemektir. (Sayfa: 10).

Sanık Fethullah GÜLEN bu görüşleri ile Atatürk inkılaplarının en önemlilerinden olan Tevhid-i Tedrisat kanununa ters düşmektedir.

Fasıldan Fasıla 3 isimli kitapta yazılanlar;

Cumhuriyet ile beraber Arapça eğitime karşı tavır alınması o günün aydınının ve devlet yetkililerinin bir yanılgısıdır. Bu kararda o dönem itibariyle Arapların, Devleti Aliye e karşı tutumu rol oynamış olabilir. Fakat şimdi geçmişe yönelik onu sorgulamanın bir yararı olmadığı kanaatindeyim. 46 ı yıllarda İmam Hatip okulları ve İlahiyat Fakültelerinin açılması ile birlikte, kendi kültür ve dinamiklerimize dönme süreci de başlamıştır. Bu yıllar aynı zamanda demokrasi düşüncesinin zaman zaman hissedildiği bir dönemdir… bunların dışında Arap Devletleri ile kültür anlaşmaları yapıp ülkeler arası talebe gidip gelişinin sağlanması gerekir. Böylece yıllardır ayrı kalan bu ülkeler ile tekrar kaynaşma ve diyalog yolu açılacaktır. (Sayfa: 204).

Çağ ve Nesil 5 isimli kitapta yazılanlar;

Şimdi belki bize ait pek çok şey gibi tekkenin de sesi kesildi, zaviye, dergah, halka mütrib bir şey söyleyemez oldu. Yahut biz onları duymaz olduk. Duymaz olduk da, ruhlarımız onları geçmişte arıyor ve hayallerimiz dönüp dönüp o döneme ait neşe huzur ve itminan gecelerinden bir nefes bekliyor.

Tekke bize veda ederken gözümüzün içine baka baka ve sayılamayacak kadar emarelerinin bağrında gidip ufka kapandı. Dönüşün nasıl olduğunu şimdiden kestirmek çok zor…  ama belki de hiç beklenmedik bir anda tıpkı ne zaman geleceği belli olmayan bir kuyruklu yıldız gibi, bütün hususiyetleri ile ufkumuzu sarar ve varidatını bir kere daha her yana saçar.  (Sayfa: 68)

Bir iki asırdır milletimiz, kendi kendisinin musibeti, kendi kendisinin mağduru olarak yaşamıştır. Evet millete, ruhuna, Allah ve Peygamberine başkaldırmanın dışında ciddi hiçbir şeyin öğretilmediği bu karanlık dönemde bütün kara seslerin, kapkara ağızların yaptıkları tek şey geçmişi tezyif, atalarımızı tahkir ve bin yıllık muazzam mirasın inkarı olmuştur. Yine bu talihsiz dönemde mebzul meta gururdur, çalımdır, cakadır. Şah-ı şehrimizin de ifade ettiği gibi deve izi derin gölde, saman çöpüne binip yüzen bir sineğin kendisini bir diritnotta zannetmesi gibi bunlarda bir kısım levsiyat bataklıklarında düşe kalka yürürken kendini okyanuslarda, hem de transatlantiklerde seyahat ediyor zannediyorlardı. Kanları sürüngenler gibi soğuk, zekaları bütün bütün şehvetin ağında, keseleri sefahat ile delinmiş ve hayatları sindirim dolaşım itrahata göre programlanmış bu bedenin kulları, gelecekte tarihimizin dünü ile yarını arasında rutubetlenmiş, güvelenmiş bir bölüm olarak hatırlanacak ve nefretle anılacaktır.

…bu ülkede bir iki asırdır bir anlayış tıkanıklığı, düşünce tıkanıklığı ve düşünce hayatımızın önünü kesen inkıbaz yaşanmaktadır. Belki ara sıra hükümet şekli değiştirilerek, bir kısım teselli devreleri yaşanmış, idare şekli politize edilerek kitlelerin şiddet ve öfkesi dindirilmiş, ama bunların hiçbiri milletin beklentilerine cevap vermemiştir. (Sayfa :105-106-107).

Primza 1 isimli kitapta yazılanlar;

Diğer bir mesele de bizim asıl vazifemiz İ a-yı Kelimetullah olduğu hususudur Biz bunu medrese, tekke, kışla çerçevesi ile özetlenebilecek bir anlayış ile ele alıp yerine getirme durumundayız. Yani medresenin en modernini arama, tekkenin Allah  en yakın, ruha en açık olanını bulma, kışlanın askerlik ruhunu ve kainatı fethe doğru yönlendirecek olanını tesis etme ve hepsinden önemlisi de bu düşünce sac ayağını gelecek nesillere taşımaktır. Aksine, bir gün bu memlekette İslam bütün esasları ile hakim olsa bile ifade ettiğimiz nesiller yetişmedikten sonra krizden kurtulmamız mümkün olmayacaktır. (Sayfa: 226).

Eğer bir gün dünya robotlar ile idare edilecekse, bu robotları yönlendirecek kumanda merkezi Müslümanların elinde olmalıdır. Ve eğer geleceğin kaderine teknoloji hükmedecekse, teknolojinin reji odası Müslümanların denetiminde bulunmalıdır. En iyi Erkan-ı Harpler, en iyi terbiyeciler Müslümanların içinden çıkmalıdır. Şu da unutulmamalıdır ki Dünyadaki küreselleşme beraberinde bir sürü şey getirmenin yanında hukuku da öne çıkarmıştır. Geleceğin idarecileri sosyal branşlardan seçilecek, belki de hukukçulardan olacaktır. Bu açıdan hukuk ve siyaset yani mülkiye çok önem kazanmaktadır Bu nedenle de Dünyayı çok iyi idare edecek hukukçular yetiştirmemiz gerekmektedir. Hasılı Dünya a hemen her sahada önde bulunmamız şarttır… Aynı zamanda böyle bir meselenin kat yen aceleciliğe tahammülü yoktur. (Sayfa: 201).

7-IŞIK EVLERİ, TEKKE, ZAVİYE VE MEDRESELER:

 ağ ve Nesil 5 isimli kitapta ışık evleri hakkında şunlar yazılmıştır;

Kitabın başında önsöz III yazarı M.Garip şunları demektedir.

1 nci Cihan Harbi ile batıp giden İslam Devleti zamanın ana rahminde yepyeni bir tarihi doğuşa hazırlanıyor.

Işık evlerine giriyoruz…. Bu evler kutsi bir programın yürürlüğe konduğu ocaklardır. Bu medeni yapının planı Kur n, mühendislik merkezi mabetler, mektepler ise evler, çarşılar, kazalar, köyler, kasabalar ve şehirlerdir. Bu evlerin mayaladığı yeni bir mevsime hazırlanıyoruz.

Önsözün yazarı olan şahıs hareketin ana amacının İslam Devleti i kurmak olduğunu yazısında açıkça dile getirmiş olmaktadır.

Işık evler, ışık süvarilerinin kışlaları, hak erenlerin halvethane ve zaviyeleri, gözlerini ilim ve marifetle açıp kapayan kutsilerin varidat iklimleridir. Tadını, havasını, rengini, rayıhasını ötelerden alan Işık evler, dünyada ukba yamaçlarında kurulmuş ve fizik ötesi alemlerin rasathaneleri gibidirler. Onların aydınlık ikliminde en mübtedi insanlar bile mikro alemin en sıkı koridorlarında rahatlıkla dolaşırlar ve mikro alemin en girift, en ürpertici derinliklerini bir solukta geçerler, geçerler de hareket noktasının aydınlığı sayesinde kara deliklerin merkezlerine ışıktan tahtlar kurarak inanca açık sinelere tefekkür, marifet ve zevk-i taruhani tayfaları salarlar.

…Işık evler, çevrelerindeki bina yığınları itibariyle, tıpkı hale içindeki yıldızlar topluluğuna nur ayetleri tefsir eden bir mehtap veya ebedi nur, ebedi huzur arayanları firdevslere ulaştırma yolunda kurulmuş bir han gibidirler.

…Bu evlerde imanı, ibadeti, dünya zikri, fikri, uhuvveti, vefayı, ötelere ait derinlikleri ile duyup yaşama bahtiyarlığına erenler, adeta her an yeniden doğar, baharlar gibi duygularıyla yeşerir, derken çeşit çeşit varidatla dolgunlaşan o kendileri has hava, bütün gönüllerini bir saadet vaadi ile kapsar ve çok defa onların hayata açık şiirlerinde cennet yaylalarının ferahlatıcı esintileri duyulur.

…Işık evler gelmiş geçmiş mukaddes binaların en velidü, en doğurganıdırlar. Orada ışığa uyanan herkes hemen karanlıkla hesaplaşmaya geçer. Ona karşı kıyam eder ve bu duygusunu da her yerde bir mum yakmak suretiyle hayata aktarmaya çalışır. Bu itibarladır ki Işık evlerin çoğalıp gelişmesi tasavvur üstü bir hendesedir. Hatta çok defa kutsilerin, kutsilik sınırlarını zorlamaları ölçüsünde hendesi katlamaların da aşıldığı görülür. (Sayfa: 1-6).

Evet, baskıların, baskın ihtimallerinin, tehdidi altında bile ışık süvarileri, hiçbir zaman ışık etrafında biraraya gelmekten, ışık alıp vermekten, ışık solumaktan, ışıkla gerilmekten ve zulmetlerin bağrına ışık göndermekten geri kalmadılar. Ama bilmem ki günümüzün nesillerine, o günkü körlüğü ve sağırlığı ve körler, sağırlar dünyasında maruz kalınan onca çileyi, onca ıstırabı ve bu arada gerçekten inanan insanların da duyup hissettikleri o tasavvurlar üstü ruhani zevkleri anlatmak mümkün olabilecek mi?

Evet o günlerde acı tatlı her şeyin ayrı bir zevki ayrı bir lezzeti vardı. Mahkemeler, takipler, tarassutlar, gözaltılar, sürgünler, hala aynı günleri yaşayanlara Allah sabr-ı cemil versin. Biri biter biri başlardı da, Kur n talebeleri makamı hayret e bulunuyormuşçasına olup biten her şeyi derin bir temaşa zevki ile seyreder, kıymet sınırlarına aşan vazife ve mazhariyet derinlikleri ile şevkten şevke girerlerdi.. .  Hakk n kazası yerine gelip, olanlar olup bittikten ve elemler ve acılar yerlerini keyiflere, lezzetlere bıraktıktan sonra da maruz kaldıkları bütün kötülükleri, bedlikleri, hoyratlıkları hatıraların içine sinmiş birer zevk zemzemesi halinde hisseden. Lütfu da hoş, kahrı da hoş yüce yaratıcılarına karşı minnet ve şükran ile iki büklüm olurlar.

Işık evlerin, kudret ve irade esintileri ile tohumlar gibi dört bir yana saçılıp, zühur ve tecelli yamaçlarında çoğalmasıyla hikmet ve inayet düzlüklerinde büyüyüp gelişmeleri, gelişip kabuk değiştirmeleri aynı zamana rastlar. Evet belli bir döneme kadar birer birer, ikişer ikişer çoğalan Işık evler, mübarek bir zaman diliminde birden bire hendesi katlanmaya geçer ve onar onar, yirmişer yirmişer artmaya başlar… Ve yine aynı dönemde küçük ünitelerin yanında aynı zevk, aynı rayiha, aynı tat, aynı hava ve aynı ruhta, tıpkı birerli kandillerin yerini çok lambalı avizelerin alması gibi bu minik hizmet yuvalarına yerlerini daha kompleks ışık kaynakları ve birerli yıldız mahiyetindeki münferit evlerin yerleri içinde güneşlerin kol gezdiği galaksiler gibi, bütün hayatı kucaklayan entegre ışık evleridir.

İşte bu dönemde, dev nebülözler gibi her yana kollarını salmış bulunan ışık komplekslerinin, bütün zulmetleri bir bir yıkma, topyekün karanlıklarla hesaplaşma, inanan insanlar arasında her türlü alakaya merkez, bütün ruhani zevklere kaynak, umum manevi ihtiyaçlara mercii ve her seviyedeki insanı akli, ruhi, kalbi ve hissi beklentileri ile kucaklama dönemidir.

…Evet bugün büyüğüyle, küçüğüyle ışık evler yıllar ve yıllar imana, imandaki huzur ve itmi ata susamış gönüllere rahmet yüklü bulutlar gibi gönderdiği, bol bol ab-ı hayat ve insanımızın gönül tepelerine saldığı, marifet, muhabbet, ruhani zevk şuaları ile diriliş yükleyen bir İsrafil sür  ve vicdanları şahlandıran Cebrail solukları olmuştur. Evet onlara uğrayanlarda pek çok menfi hisler silinmiş, inat ve karşı koyma düşünceleri kırılmış, müdavimleri de kendilerini cennet kapılarında temaşaya koşan seyyahlar gibi görmeye hissetmeye başlamışlardır. Başkalarının eğlenceye, zevke, sefaya giderken duydukları keyfi, neşeyi, sevinci, tiryakiliği, kutsiler, hem de kat katı ile Işık evlere uzanan yollarda duymuş ve yaşamıştır. Onlar bu ışıktan yollarda ve bu yolların gerçek değerinin teminatı olan bu kutlu yuvalarda düşünülen, söylenen ve okunan şeyleri ötelerden gelmiş ilham esintileri gibi karşılamış, gökleri aşıp gelen soluklar gibi dinlemişlerdir.

Ve yine onlar bu evlerde bugün hala çocuklarının akıl edemedikleri, bilemedikleri sırlarla tanışın, sema kapılarının aralandığını hisseder gibi olur, kapı aralarından sızıp geldiğine inandıkları varidatla bütün bütün uhrevileşir, kendilerinden geçer ve yerlere serilirler.

Bu ışıktan helezonlarla yükselmeye namzet bahtiyarlar, her zaman yüzlerce zevk ve lezzeti birden duyar ve tadar…Ve her an ayrı bir hazzın kolları arasında, bir bu kadar zevke yüz ömür kafi değil, der. Tali erine tebessüm ederler. Onların, ışık evlerin derinliklerinde hissettikleri, hissedip yaşadıkları bu rengarenk hayatı, onlarla aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşmayanların, hele şartlanmış dimağların, bedenlerine yenik düşüp ruhların, kendi çalım gururu altında eğilmiş bahtsızların duyup anlamaları mümkün değildir.

Evet, kalplerin balansını, imana Kur na iman ve Kur nın gönüllere boşalttığı irfana göre ayarlayamamış talihsizler, ne bu ufku kavrayabilir, ne de gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve beşer tasavvurlarını aşan bu deruni hazları idrak edebilirler. (Çağ ve Nesil 5, Sayfa: 8-9-10-11).

Her akşam işinden, okulundan, dairesinden ayrılıp, bir vahaya koşuyor gibi, ışık evlere koşup gelenler, bu evlerin kendilerine has büyüleyici duygularına da]anlar, şurada burada zihinlerine ilişen kötü duygu ve tutkulardan sıyrılır, başları cennetlerine ulaşmış gibi, derin bir huzura ererler…Her akşam ve her vazife dönüşü ışık evlerin müdavimleri için hayata yeniden dönüş ve kendilerini idrak ediş demektir. Onlar her 24 saatte bir kere yeni bir  a ü Ba e mevt  görür, ruhlardaki cennetlerde dolaşır ve renkli talihlerine tebessüm eder, kendilerinden geçerler.

Bizler çok defa bu sihirli muhitte hazların en erişilmezine, itmi an ve sükunun en baş döndürüşüne erer, her şeyi bir aşk-ü sevk nesvesi içinde tanır, duyar ve kendi kendimize  oksa bu yaşadığımız hayat cennet mi? diye mırıldanırız.

Ben şahsen ışık çağından bu yana varlığını Cibril n emniyetle açılıp kapanan kanatları arasında sürdüre gelmiş, bu nurdan evlerde akıp duran zamanları onların havasını, şivesini kanımda ve asabımda hissetmişimdir. (Sayfa :145- 147).

Işık evleri konusunda Prizma 2 isimli kitapta yazılanlar;

İlk dönem itibariyle İslami tebliğ ve irşad hareketinin başlangıcında, Allah n Resulü de bu işe bu tür evlerde başlamıştır. Evet, bir evde başlamıştır. Nebiler serveri ve derken yeryüzü bir mescit, Mekke bir mihrab, Medine bir mimber haline gelmiştir. Dünyada yediden yetmişe, kadın erkek bütün insanlar, bu mescidin cemaati, bu irşad ve tebliğ mektebinin ise istidatlı birer talebesi olmuşlardır.

Aslında ilk ışık çağında İmam Rabbaniye, ondan da günümüzün büyük çilekeşi Bediüzzaman hazretlerine kadar, belli dönemlerde Ümmeti Muhammed  mürşitlik yapan bütün üstün kametler hep aynı yolu takıp etmiştir.

Evet şu kocaman varlık alemi galaksileri, sistemleri ile küçük atmosferlerden meydana geldiği gibi, bu büyük davada da hep bir kulübecilik ile başlamış ve bu davanın gönüllere aksettirilmesi ölçüsünde her şey manalı bir kitap veya çok manalı ve nıuhtevalı meşherler halini almıştır. (Sayfa :10-11).

Bu ışık evlerin kendilerine has özellikleri vardır. Buralar öncelikle insanların insanlık yanlarından ötürü meydana gelebilecek boşlukların kapatıldığı yerlerdir. Plan ve projelerin üretilip, metafizik gerilimin, sürekliliğin sağlandığı ve neticede üstadın  akiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir dediği türden yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsi mekanlardır. (Sayfa: 12-13).

Öyleyse bu evler yalnız yöntemsiz değişik cazibe merkezlerine göre kendini şekillendiren şabloncu nesillerin mamur edilip, mana kökenine dönmelerini sağlayan  birer tezgah ve birer mekteptirler.

Hususiyle tekke ve zaviyelerin kapatılıp kapılarına kilit vurulduğu bir dönemde, o evlerden beklenen de böyle bir misyonun eda edilmesi idi. Bu evler içinde barındırdığı insanlara Finunu Medeniye ile beraber IJlum  diniyeyi de öğreterek tekke ve zaviye ruhunun yanında medrese vazifesini de üstlenmiş olacaktır. (Sayfa: 12-13).

Mabede giden yolların kapandığı bir zaman diliminde, Allah şimdilik benim adım bu evlerde yükselsin ve anılsın izni ile serfinaz içinde kitapların okunduğu Hakk n müzakere edildiği müstesna mekanlardır. (Sayfa: 12-13).

Zannediyorum kuruluş gayesine matuf işletildiği müddetçe bu evlerde, bir dönemde tekke ve zaviyeler ile ulaşılamayan noktalara ulaşılacak ve buralarda aynı zamanda medrese insanını aratmayan insanlar yetiştirilecektir. (Sayfa: 14-15).

Hasılı ben bu hususta pek dertliyim. Büyük bir tarihi ihmali telafi etmeye matuf açılan ışık evlerin, ne kadar bu gayeye uygun değerlendirilebileceğini bilemeyeceğim ama,  rkadaşlarım onun hakkını veriyorlardır. Diyerek hüsnü zan etmek istiyorum. Unutmayın dünyanın enkazı altında kalan ve kalacak olan bütün milletler, umumi bir ihya adına bu evlerde yetişen irşad. erlerini beklemektedir ve öyle anlaşılıyor ki bu ışık evlerin fonksiyonu hiçbir zaman bitmeyecektir. (Sayfa : 17).

8-HİZMET ERLERİ  (ŞAKİRTLER) :

Fasıldan Fasıla 1 isimli kitapta bu konuda şunlar yazılmıştır;

Cemaatte müşterek hareket vardır ve olmalıdır. Ve yine cemaatte istikamet ve isabet şansı daha fazladır. Zira bir yanda 50-100 insanın düşünce muhassalası (düşünce birikimi ortaklığı) diğer yanda da dahi bile olsa tek başına bir insanın karihası (muhtelif fikirler) evet kıyas bile kabul edilemez. Bu sebepledir ki Allah cemaatle beraberdir. (Sayfa:133).

Ayrıca hizmet insanı kendisini davasından alıkoyacak her şeyi elinin tersi ile itmesini bilmelidir, Ev mi, çoluk çocuk mu? İş mi? Her ne ise ayağına pranga olan hiçbir şeyin esiri olmamalıdır. Esasen bir kısım özel durumlar dışında dava adamının şahsi hayatı yoktur. (Sayfa: 87)

Bir diğer düşman ise adeta gaye haline getirilmiş evlad-u ıyal arzusu yani evlenmektir. (Sayfa: 117-118).

İkinci dünya savaşında Hitler Rusya a nasıl arkadan gelenler üzerinden geçsin diye tankların bazılarını bataklıklara yığmış ise, aynı şekilde bir nesil de arkadan gelen nesillerin kurtulması adına kendini feda etmelidir. Türkiye e şu anda yaşanan süreç budur. (Sayfa: 110).

Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği şeyleri hemen söylemez. o bilir ki, söylenmesi gereken her şeyi şimdi söyler ise kendisine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir. Şartlar aleyhine ağırlaştırılabilir. Dolayısıyla da sıkıntılı bir atmosfere düşebilir. (Sayfa : 119).

Her Müslüman Allah diyen biri ile dost olmak yolunu araştırmak zorundadır. Çünkü ötede her şey Allah deyip dememeye göre ayarlanacaktır. Kur n  şte böyle kim Allah n nişanlarına şayan gösterir ise şüphesiz bu kalplerin takvasındandır buyrulmasına karşılık, eğer bu mesele hafife alınacak olursa Allah n yücelttiği bir husus hafife alınmış olur. (Sayfa 119).

Din-i mubin-i İslam  hizmet eden herkes neferdir. Dolayısıyla bu hizmette askeri disiplin çok önemlidir. Şeklen asker değiliz ama ruhen askeriz ve öyle de olmalıyız. Hatta öyle olmak mecburiyetindeyiz. Bu sebeple İslami hizmetlerde nefer olduğunu idrak edemeyen ve neferliğe ters tutumlar içine giren herkes mutlaka ama mutlaka bunun cezasını çeker. (Sayfa: 125).

Çağ ve Nesil 2 isimli kitapta yazılanlar;

Çok yakın zamana kadar ecdadımızın bin bir ıstırap ve heyecanla inlemesine karşılık, bugün altın kuşağın ruhu sayılan ülkemizin kendisini canı ile imanıyla seven evlatlarının hizmetlerine şahit oluyoruz ve  sr-ı emanımız da durup bize yeniden dirilişin müjdesini yağdıran kutlu bir eser ile kendimizden geçiyoruz ve artık inanıyoruz ki düne kadar bin bir felaket ve sefaletin kol gezdiği bu ülke inançlı azimli, hasbi, muhabbetle coşan ve müsamaha ile etrafına boşalan yiğitler sayesinde yükselecek ve onun çölleri ve bozkırı bir kere daha İrem bağlarına dönecektir.

Son zamanlarda yurdumuzun her köşesinde kendisini hissettiren samimi gayretler, dünyaları aydınlatacak bir ışık kaynağının meydana gelmeye başladığını göstermektedir. Mukaddes emanetin talihli hizmetçileri, kendilerine düşen vazifede kusur etmez. Tarihi rollerini güzelce oynayabilirler ise milletimiz yurdumuz sıçrayıp, dünyanın başına gelecek ve bu kutsiler ordusu da gelecek nesillerce  ağd-i cemil olacak, kalıp gidecektir.

Şimdiden yüce milletimizin talihine tebessüm eden bu rengarenk günleri düşünüyor ve saadetle coşuyoruz. (Sayfa: 104-105).

Hazreti Isa cihan kapılarını yetiştirdiği 11 insan ile zorladı. İmparatorlukları dize getirdi. Ne var ki bu mesele kendisinden sonra asırlarca devam eden, belli bir zaman dilimi içinde vücuda geldi. Efendimiz bir kadın, bir köle, bir insanla başlattığı işte kısa zamanda yeri yerinden oynattı. Başlangıçta kimse böyle bir neticeye ihtimal bile vermiyordu. Haddimi aşarak ben de aynı şeyi söylüyorum. 5-10 insan ile cihanı fethetmemiz mümkündür. Kaldı ki o büyük zatın açtığı çığının mahiyeti bugün ortadadır. Ve şimdiye kadar olanlar da ileride olabilecekleri ihtar mahiyetindedir. Bütün bunları hepimiz apaçık görüp müşahade edebiliyoruz.

Diyelim ki şimdi ellerindeki imkanlar ile, nesillere hizmet verecek bir irfan yuvasını bir senede dikebiliyor, ihya edebiliyorsa kendisini biraz daha sıkıp bir senede iki tane ihya etmelidirler. İhya etmeleri lazımdır. Çünkü onlar böyle yapmakla yarınları, daha sonraki nesiller de, kendilerinden sonraki devirleri ihya etmiş olacaklardır. Eğer bugün, bugünün insanına düşen vazife bihakkın yapılmazsa, yarın bizim şu anda ki güç ve kuvvetimiz şu hali ile kalsa bile, yine hiçbir şey yapılamayacaktır. Zira yarın karşımıza daha güçlü manialar çıkabilir ki, bu yükle onları aşmamız mümkün değildir.

Evet, eğer bugün ki müminlerin civan mertliklerini destanlaştırmak için firdevsin şehnamesi gibi destani bir havada bu destan yazılacaksa, o destan 60 bin beyitlik değil, 60 milyon beyitlik bir destan olarak yazılmalıdır. Biz bu işin baharını yaşıyoruz ve baharda açan çiçeklerinin arasında bulunuyoruz. Bu bizim için beklenilen bir mevsimdir. Şimdi gençler her yerde kendilerine 70 sene önce saçıp giden büyük ruh ve yüce kametin etrafında pervaz eder, döner gibi hizmetlerini sürdürdükçe, her halde 0 da olduğu yerde bütün bunları hissedecek ve belki de  şte şimdi bahar hediyeleri ile kapıma geldiler. Ben de senelerce evvel kendilerine vaad ettiğim henienleküm sedası ile onları karşılıyorum diyecektir.

İslama hizmet edenler ne kadar gerilir, ne kadar açılır, ne kadar koşan, ne kadar küheylanlar gibi şahlanır ise, gelecekte varılması mutasavvar olan noktaya o kadar hızlı, o kadar derli toplu ve o kadar avantajlı olarak ulaşacaklardır (Asrın Getirdiği Tereddütler 4, Sayfa: 70-77).

9-DAVA ADAMI, DAVA, SİSTEM:

Gerçek bir dava adamına terettüp eden vazifelerin en önemlisi davasına karşı göstermesi gereken vefadır….  Ayrıca bir dava adamının üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesi, davasına olan inancı nispetindedir. Günümüzde Cumhurbaşkanlığı Kupası, Başbakanlık Kupası gibi isimler altında kupa maçları yapılıyor. İslam davasının müntesipleri öyle bir dava için yaşıyorlar ki, bu yarışın sonunda verilecek olan kupanın bir kulpunu onlar, diğer kulpunu ise Allah tutacaktır. Doğrusu böyle bir kupaya canlar feda olsa değer. (Fasıldan Fasıla 1, Sayfa: 121).

O gün bugün kendini arayıp duran nesiller tekrar tekrar iğfal edilip, tekrar tekrar saptırıldılar.. Görmedikleri ceza, çekmedikleri cefa kalmadı. Eğer bir inayet eri imdadına yetişip de fikir ve ruh cephesinde, iman ve ahlak cephesinde, ona diriliş yolunu göstermeseydi, o bugün bütün bütün zayii olup gitmişti. Hem de bir daha görmemek üzere. (Buhranlar Anaforunda İnsan, Sayfa: 67-68).

Rehberleriyle bu hale gelmiş toplum kendini yenilemeye hazırlamış demektir. Emareleri ülkemizde verilmeye başlamış, böyle bir yeni varoluş hakkında, çok iyimser görünüyorsak, rahmeti sonsuz inayeti ile millet ağacının sıhhatine, itimadımız vardır. (Buhranlar Anaforunda Insan, Sayfa: 63)

Üç beş kişiyi idare edenden, binlerce, milyonlarca kişiyi idare edenlere kadar Allah n gösterdiği, Resul n elindeki meşalenin aydınlattığı yolda yürüyen ve o yoldan ayrılmamaya azimli kararlı olan bütün önderlere, bütün idarecilere tabi olunuz. Yerinde ve belli ölçüler içinde öbürlerinin de sözü dinlense, onlara da başkaldırılmasa, hatta bir ölçüde müdarat ve mümaşat (İdare-i Maslahatçılık, köprüyü geçene kadar mevcut sisteme rıza) yapılsa bile mutlak itaat edileceklerin Peygamberlerin çizgisinde olması şarttır. (Asrın Getirdiği Tereddütler 4, Sayfa: 169).

Elbette ki bu yeni insanın doğumu çok kolay ve rahat olmayacaktır. Her doğum gibi onun da sancısı, sıkıntısı, sarsıntısı olacaktır. Ama mevsimi gelince bu mübarek veladet mutlaka gerçekleşecek ve bu ay yüzlü nesil hızır gibi birdenbire aramızda belirecektir. Sıkışmış ve üst üste binmiş bulutlar arasından rahmetin süzülüp geldiği, arzın derinliklerinden suların fışkırıp yeryüzüne çıktığı, karın, buzun çözüldüğü yerde, kar çiçeklerinin her yanı sardığı ve şebnemlerin sıçrayıp yapraklara taht kurduğu gibi, bu yeni insan da belki bugün, belki yarın ama mutlaka gelecek. (Çağ ve Nesil 4, Sayfa: 157).

Eğer elimde, imkanım olsa idi her birinizin içine, evinizin yolunu unutacak kadar ıstırap ekerdim.  İlmin, irfanın, araştırma zevkinin, fen ve tekniğe açılmanın, çağa söz geçirmenin, yanı başında size bunu da yapardım. Yapar ve her birinizi dava düşüncesi ile deli etmeye çalışırdım. (Fasıldan Fasıla 2, Sayfa; 140-141).

Ben artık Ramiz hocanın oğlu değilim. Kaderim sizin kaderinizle, davanın kaderi ile bütünleşmiş. Bundan sonra benim münferit kararlar vermem ve o kararlara göre davranmam açık ya da kapalı hizmete ihanet sayılır. Vereceğim yanlış kararların riski bütün bu cemaate raci olur. (Fasıldan Fasıla 2, Sayfa: 69).

Bugün biz Müslümanlar olarak çok ağır bir mesuliyetin altında bulunuyoruz. Bir dönemde sahabe gibi seçkinler ile temsil edilen bu dava, bugün cılız iktidarımıza rağmen ilahi bir ihsan olarak omuzlarımıza yüklenmiş bulunmaktadır. (Fasıldan Fasıla 2, Sayfa 63).

Görüldüğü gibi Fethullah GÜLEN İslam Devleti i kurma misyonunu yüklendiğini kabul ediyor.

İstişare defalarca önemini arz ettiğim bir husus, Müslümanların ve hele hele kader birliği edilmiş davada, insanların münferit hareket etmeleri son derece sakıncalıdır. Hatta münferit hareket etme isabetli olsa, hayırlı neticelense bile yine de böyle hareket etme davaya zımmi ve kapalı bir ihanettir. (Fasıldan Fasıla 3, Sayfa: 68-69).

Bozuk bir döneme geldik. Düşünce bozuk, hal bozuk, çarşı bozuk.. Ve Bediüzzaman Hazretleri gibi kimselerin önderliğinde kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Pek çok kimse Müslümanlık adına baba ve dedesinden tevarüs ettikleri hususları aynen tekrarlamaya devam ediyor. Bütün bu heveslerin asli mecralarına icrası ise memleketin asli yapısında gerçekleştirilecek mutasyonlara bağlıdır. Bunların hepsini tek bir nesil kaldıramaz. Öyleyse bu son ihya hareketinin hiç acele etmeden kendi tabii seyri içinde gerçekleştirilmesi beklenmelidir. (Fasıldan Fasıla 1, Sayfa :109).

İlk sene kampa 70 kişi kadar girmiştik. İkinci ve üçüncü kamplar daha kalabalıktı. Hatta üçüncü kampta her an 300 kadar talebe bulunuyordu. Gidenlerin yerine yenileri geliyordu. (Küçük Dünyam, Sayfa 105).

Talebelerin aklı, ruhu, kalbi terbiye edilsin diye kamp yapılıyordu. (Küçük Dünyam, Sayfa: 116).

Kamplarda okunan kitaplar Arapça tedrisat orayı adete bir medreseye çeviriyordu. Durum böyle olunca kamplarda askeriyenin disiplini, tekkenin edebi ve medresenin ilmi bütünleşiyor ve hayallerimizde, renk ve çizgilerin bütün güzellik ve netliği ile mevcut olan dünyaya adım atılıyordu. (Küçük Dünyam, Sayfa: 122).

Disiplinli ama ruhaniyetli insanlar yetiştirmek tek gaye ve hedefimizdi…Gece yürüyüşleri, gündüzleri koşular,yat kalklar hep bu hedefe yönelikti. Arkadaşlarımız Türkiye in her yerinden istedikleri talebeleri gönderiyorlardı. (Küçük Dünyam, Sayfa:122).

Yeryüzünde her zaman İslami hizmeti omuzlayacak bir hasbiler kadrosu olmalıdır. Olmalıdır ve inandığı mutluluğu için varolan bu fedailer insanlığa hakiki bir tebliğcinin nasıl olması gerektiği, dersini de vermelidir. Bu kadro, o kadar hasbi olmalıdır ki öldüğünde üzerinden çıkacak mal varlığı, ancak kefen bezine yetmeli, hatta bazen o kadar da bulunmamalıdır. Işık hayallerimi süslediğim kadro, işte büyük davanın büyük hamleleri. (İrşat Ekseni, Sayfa:109).

Bir asrı aşkın, bir zamandan beri  çeşitli zulüm, mağduriyet ve haksızlıkları altında sürekli inleyen bu kuşak öylesine bilenmiştir ki çok yakın gelecekte o polatlaşan ruhu ile kendisine bu mezalimleri reva görenlerin karşısına dikilecek ve mutlaka onlar ile hesaplaşacaktır. (Fasıldan Fasıla 2 Sayfa:15).

10-ATATÜRK VE LAİK CUMHURİYET:

Fethullah GÜLEN n bu konuda kitaplarında yer alan  hususlar aşağıya yazılmıştır.

600 yıllık tarihimizde kaç tane kazan kaldırma olayı gösterebilirsiniz. Osmanlı ı ve Yeniçeri i bu açıdan eleştirenler kendi tarihlerine baksınlar. 50-60 sene içinde, 600 sene içinde meydana gelen isyanların, başkaldırmaların birkaç katını müşahade edeceklerdir. (Fasıldan Fasıla 1, Sayfa: 8).

Sanık Fethullah GÜLEN Osmanlı tarihini yükseltmek isterken Cumhuriyet dönemine saldırmakta ve Cumhuriyet dönemini kendi  tarihi olarak kabul etmemektedir.

Yine Fethullah GÜLEN Fasıldan Fasıla 2 isimli kitabının 203 ncü sayfasında Cumhuriyet Dönemini ifritan dönemi olarak nitelendirmiştir.

150 senedir sefalet solukluyoruz. Son 70 senenin halini söylemeye gerek yok. Yok zira böyle bir şeyin malumu ilan ve israfı keram olur. (Fasıldan Fasıla 2, Sayfa: 232-233).

Necip Fazıl KISAKÜREK bir konferansında  abakçı Mustafa, Mustafa Reşit, Alemdar Mustafa, daha ne Mustafalar ne Mustafalar der demez millet ne anladıysa salon alkış tufanına boğulmuştu. Ama bilmem ki ne ifade ederdi.? Oysa ki böyle şeyleri dinleme, alkışlama, bir şey olsa da her şey değildir. (Fasıldan Fasıla 2, Sayfa: 314).

Bin yıllık tecrübe, bin yıllık hars, kumara verilircesine saçılıp savrulmuş ve bunların yerini yirmi devletten alınan ve herhangi bir tasviyeye tabii tutulmayan Sanskritce gibi bir kültür yerleştirilmiştir. (Çağ ve Nesil 1, Sayfa:14)

Bu millet henüz bütün bütün yok olmamıştır… Dün, onun düşmanı sadece ehli saliptir. Şimdi lanet ile anılan o Cebabire in en küstahına bile rahmet okutan firavunlar var sahnede. (Çağ ve Nesil 1 Sayfa: 88-89).

Fazilete arka çevrilip, rezaletin peylendiği, sevaba hacir konup, günah toptancılığının yapıldığı, iffete kezzap dökülüp haysiyetin dağa kaldırıldığı, tarihin mıncıklanıp geçmişe salyalar akıtıldığı, 0 uğursuz dönemler artık çok gerilerde kaldı. (Çağ ve Nesli 3 Sayfa : 75).

11-GELİR KAYNAKLARI:

İslam n ciddi bir dava şuuru ile uyanan insanlar, kırkta bir zekatla bir şey yapamayacaklarını bilmeli ve ona göre davranmalıdırlar. İslam davası bugün bizden daha fazla fedakarlıklar beklemektedir. Nitekim bu davaya uyanmış nice kutsi dava erleri vardır. Hizmeti o ölçüde götürmektedirler. Bugün birer umut kaynağı bu insanlar, evlerinin arabalarının, fabrikalarının anahtarlarını tapularını getirip bize takdim etmekte ve istediğiniz yere kullanın demektedirler. (Fasıldan Fasıla 3 Sayfa: 57).

Evet, böylesi büyü k çapta hizmetlerin gerçekleştirilmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç olduğu bir gerçektir. Biz onu hep efendimizin sünnetinde gördüğümüz usul üzerine halka dayanarak götürmeye çalıştık ve çeşitli vesileler ile onlara müracaat ettik. Onlar da destek verdiler. (Fasıldan Fasıla 3 Sayfa: 75).

Bu açıdan müminlerin yurt içindeki ve yurt dışındaki servet yollarını keşfedip, zengin olmaları şarttır. Çünkü her şeyleri ile hizmete kilitlenmiş bu insanların ticarette çalışmaları, parayı koruma korkuları -niyetlerine binaen- düşman karşısında nöbet tutmada ki korku gibi bir sevap vesilesi olabilir. (Prizma 2 Sayfa: 33).

12-ARAPÇA EĞİTİM:

Cumhuriyet ile beraber Arapça eğitime karşı tavır alınması o günün aydınlarının ve devlet yetkililerinin bir yanılgısıdır. Bu konuda o dönem itibariyle Arapların Devleti Aliyye’ye karşı tutumları rol oynamış olabilir. Fakat şimdi geçmişe dönük onu yargılamanın bir yararı olmadığı kanaatindeyim.

46 ı yıllarda İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri in açılması ile beraber kendi kültür ve dinamiklerimize dönme süreci başlamıştır. Bu dönem aynı zamanda demokrasi düşüncesinin zaman zaman hecelendiği bir dönemdir. (Fasıldan Fasıla 3, Sayfa: 203).

VII-FETHULLAH GÜLEN N KONUŞMALARINI İÇEREN VİDEO KASETLERİ:

1- Üzerine dokuz rakamını yazarak işaretlediğimiz ATV isimli televizyonda yayınlanan video kasetinin çözümü:

İslami gelecek adına 2 hedef Adliye ve Mülkiye:

Arkadaşlarımızın mevcudiyeti İslami geleceğimiz adına bu işin garantisidir. Bu açıdan Adliye Mülkiye veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ülkelerde garantimizdir. Bizim varlığımızın bunlar nabzıdır.

Zayiata meydan vermeyin.

Daha bunun neye ihtiyacı var, nasıl takviye edilmeli, bu demeli, sürekli o araştırılmalı, daha bir takviye edilmeli, fakat mevcuttan da bir ölçüde taviz verilmemeli derken yani fevkalade korumaya alınmalı, katiyyen zayiata meydan verilmemelidir. Bu açıdan bizim ister bu dairede, ister diğer dairede arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir. Bu koruma mevzuunda işte arz ettiğim gibi belki işin esnekliğinden istifade edilebilir.

Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın.

Bu açıdan, bir taraftan bu kanun ve kuralları kullanma, biraz önce anlattığım esneklik içinde, diğer taraftan bir kanun ve kural adamı olma imajını uyarmak, yani harfiyen riayet ediyor bunlar denmeli, denmeli ki muntazam terfilerin arkasında bir ölçüde bu vardır. Ve sizin ileriki dönemde daha hayati, daha önemli yerlere gelmenizin arkasında da bu vardır. Yani sivrilmeden mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerilere gitmek, iş de bu iki müessesede olduğu gibi hayati dinamik bir kısım müesseselerde söz konusudur. Ta ilerilere gitme, böyle can damarları içinde dolaşma ve eğer dönülüp gelinecekse yara alınmadan hissettirmeden dönüp geriye gelme meselesi geleceğimizin adına çok esaslı hususlardır.

İstikbale yürümek için sistemin püf noktalarını keşfedin.

Hala bu sistem devam ediyor. Bu sistem içinde arkadaşlarınız istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse bu sistemin püf noktalarını keşfetmeleri lazım. Hava boşluğu gibi, bu meselenin bir yanıdır. Bir diğer yanı da ister Adliyede, ister Mülkiyede arkadaşlarımızın gittikleri yerlerde daha rahat iş yapmaları, tutulmaları, Kaymakam iseler Vali olmaları, sıradan bir hakim iseler takdir olunan bir hakim olmaları…, siyasi güçlerle ve bize yüzde yüz ters olan insanlarla açık bir diyaloğumuz olmasa bile böyle çatışmamalı. Fakat az buçuk aynı cephe sayabilecekleri, yani duygu ve düşüncelerimize, siyasi mülahaza ile bile sıcak bakan ve bizi terk etmeyen bir çevre içinde mülahaza edebileceğimiz siyasiler vardır. Refahtan bu günkü manası ile DYP ine kadar uzanan bir siyasi yelpazedir. Bu insanlarla çatışmadan, onlarla aramızdaki farklı müşterekleri ortaya koyarak o çizgide münasebet tesisinde yarar vardır.

Müslüman durmaz, koşamıyorsan yerinde zıpla.

Türkiye e önümüzü kestiler. Yürüyemiyoruz, orada durgun sular gibi bir de gölleşme imajı uyandıracaksınız. Zorlayacaksınız, yerinde yürüyor gibi yapacaksın. Çünkü durmak, hem de durgunluk paslanma meydana getirir. … bu mülkiyede de, adliyede de her zaman söz konusu olur. Yürümeli, eğer biz tüm nabzı tuttuk, kalp dinledik. Baktık ki geriye adım attıracaklar, bence adım atmam beklerim, fırsat kollarım. Yani her şey bir oyundur. Kung Fu gibi bir oyundur. Taekwondo gibi bir oyundur. Yani her zaman insanın hasmını bir yumruk vurup yere yıkması şeklinde değildir. Bazen hasmımdan kaçmak bile çok önemli bir manevradır. Kuvvet dengesi yoksa kuvvete başvurmayın. Çok iyi planlayacak, ona göre yürüyeceksiniz. Dışarıdan bizi korkaklıkla itham edeceklerdir. Allah bizim çaremize bakacak.

Var olduğumuz, bu cepheye girdiğimiz, bu yola girdiğimiz günden itibaren hiç döneklik yapmış mısınız? İslam  vefasızlık yapmış mısınız? Allah ve Resulü ün karşısına çıkmış mısınız? Ona bakacaksınız, yani bu mevzuda fırsat bulup yola devam edeceksiniz. Yine orada o esnekliği gösterecek, geriye çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarınızı daha ileriye atıp gideceksiniz, işte bu herkes için, yani ister değişik şekilde resmi olsun, ister Mülkiye e çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliye e çalışan arkadaşlarımız olsun herkes için söz konusudur bu.

Fuzuli kahramanlık yerine ele geçirmeyi tercih ederim.

Bazı arkadaşlar bir takım cesaretli ruhları cesaretlendirmek, secaatlendirmek, bir takım ruhları heyecanlandırmak için belki kahramanca tavırlara ihtiyaç vardır diye düşünebilirler. Fakat ben kuvvet dengesi olmadığı için şahsen o yol yerine kendi düşüncemi yayma, kendi düşünce sistemim adına her tarafı fethetme, ele geçirme yolunu şahsen tercih ederim… bu mesele mülkiye ve adliyede çalışan arkadaşlarımız için çok önemlidir. Bence hususi ile öyle devlet memuru olan arkadaşlarımız kahramanlık yapamazlar. Fuzuli kahramanlık olur.

Allah Allah diyecekler. Birisi çıktı risaleleri yazdı, bir sistem geliştirdi. Bu sistem içinde milletin dinine, imanına hizmet ediyor. Ne zaman bu başına koyduğu bir takkeden dolayı Türkiye e bir insanın karakolda can verdiği dönem, siz bunu bilmezsiniz. Camiden çıkmış unutmuş, başında takke var diye karakola götürülüyor ve orada ölüyor. Bir daha dönmüyor… başına çarşaf geçirdiğinden dolayı Erzurum a Cumhuriyet Caddesinde kadının asıldığı dönemde, niye çarşaf giyiyorsunuz diye, demokrasinin rafta olduğu, istibdadın milleti kırıp geçirdiği dönemde… açıktan açığa mücadele yaşadık yani. Ben ondan daha sonra ki biraz demokrasiye açıldığımız dönemde, evimden çıkardım caminin kapısına kadar, Victor Hugo un Sefillerinde görmüşsünüzdür. Birini takip ediyor hafiye, aynen o hafiye gibi arkamdan polis geldi, cami kapısına kadar.

İmana ve Kur  na hizmet düşüncesini evlerimizde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Sizin de aşina olduğunuz Işık evlerinde, ışık komplekslerinde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Burada da gerçekleştirmeye çalışalım. Bu hizmetin kendine göre bir sistemi var.

Cezayir , Mısır , Suriye i yaşamayalım.

Ve Müslümanlara Cezayir eki hadiseler gibi yeni bir hadise yaşatırlar, Suriye eki 1982 yakası gibi bir yaka yaşatırlar…dünya İslami gelişmeden çok korkuyor. Bu dünyanın değişik ırktan, değişik düşünceden meydana gelen insanlarının dirilmesine, o kafir, o zalim dünyanın tahammülü yok. Çok tedbirli, çok temkinli ve tedbirli hareket etme mecburiyeti var. Bu hizmetin içinde bulunanlar, bu hizmete göre hizmet vermek isteyenler, her birisi dünyayı idare edebilecek bir diplomat gibi hareket etmeli, kendi planındaki meseleleri çözdükten sonra ülkesinde de çözmeye çalışmalı bu şekilde. İman ve Kur na hizmet düşüncesini evlerimizde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Sizin de aşina olduğunuz ışık evlerinde, ışık komplekslerinde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Burada gerçekleştirmeye çalışırken bu hizmetin kendine göre bir sistemi var.

Dünya firavunlar çağını yaşıyor. Toprak firavun bitirmek için pek münbit. Böyle bir dönemde tam özümüzü bulacağımız, kıvama geleceğimiz ana kadar, dünyayı sırtımıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağımız ana kadar, o kuvveti temsil edeceğimiz şeyler elimizde olacağı ana kadar, Türkiye e ki devlet yapısı ölçüsüne göre, bütün Anayasal müesseselerde ki güç ve kuvveti cephemize çekeceğimiz ana kadar her adım erken sayılır.

İsterseniz Frenkçe tabiri ile bu evlere Sarf evleri denebilir. Bu evlerde metafizik gerilime geçilir, bu evlerde planlar projeler üretilir. Bu evlerde yetişen yüreği pek, imanı pek veya onun sözleri ile diyelim, hakiki imanı elde etmiş adam, kainata meydan okuyan bu adamlar bu evlerde yetişirler. Bu evler doldurma boşaltma yerleridir. İnsanlar burada dolar, sonra gider boşluklara boşalırlar…hususi ile her şeyin kapatıldığı, bütün kapılara kilit vurulduğu bir dönemde bu evler geçmişte olan misyonlarından daha büyük misyon yüklenirler. Çünkü geçmişte bu evlerin yaptığı vazifelerden bazılarını medrese yapar. Bazılarını mektep yapar. Bazılarını tekke yapar. Bazılarını zaviye yapar. Gel gör ki bu evlerin temeline harç atıldığı zaman, dünyanın o dönem itibariyle en şereflilerinden birisinin kutlu eliyle harç atıldığı zaman artık medrese yoktu, mektep misyonlarından uzaklaştırılmıştır. Tekkenin kapısına kilit vurulmuştur, zaviyenin kapısın arkasına sürgü sürülmüştür. O kapıları açmak, o kapılardan içeri girmek mümkün değildir. Bütün bu büyük misyonu, bu çok ağır vazife ve mükellefiyetleri bu evler görecekti. … Allah bu evlere izin verdi. İzni Allah verdi, cami kapatan zihniyete rağmen, mescitte namaz kılınmasına müsaade etmeyen zihniyete rağmen, Allah şimdilik benim adım bu evlerden yükselsin ve benim adım bu evlerde anılsın, kitaplar okunsun, benden bahisler açılsın, geçmişte camilerde yapılan müzakereler yapılsın, kollektif şuurun müzakereleri, bundan sonra bu evlerde bir araya gelerek müzakere edilir.

2-Üzerine 10 rakamı yazarak işaretlediğimiz ve NTV isimli televizyon kanalında yayınlanan video kasetin çözümünde şu sözler yer almıştır.

İster mülkiyede, ister adliyede, ister diğer sahalarda böyle bir münasebetle bahsetmiştim, arkadaşlarımızın mevcudiyetinin İslami geleceğimiz adına, o işin garantisidir. Yani bu açıdan bir adliyede, bir mülkiyede, hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, böyle ferdi mevcudiyetler gibi ele alınıp böyle değerlendirilmemelidir. Yani gelecek adına bizim o ünitelerde garantilerimizdir. Bizim varlığımızın bunlar nabzıdır. Bu alanda varlığımızın teminatıdır. Bu ölçüde ve eğer şimdiden mevcut olanlar mevcudiyetini koruyamazsa, arkadan gelenlerin mevcudiyetini koruyamayız veya korumada şimdi onları kazanmaya çalıştığımız gibi zorlanırız.

Askeri savcı soruyor, silahların altında ifade veriyorsunuz. Ben dedim, Bediüzzaman  okumamayı şahsen çok büyük eksiklik sayarım. Çünkü Cumhuriyet’ten bu yana Türk toplumunda ve siyasi hayatında en önemli rolü oynamış bir insan. Ben sizden şunu beklerdim. Yani,  oca ayıp sana, bu adamı neden okumadın çünkü bu adam din alimi. Ben merak edip onun dini eserlerini okumalıyım. Okumadığım zaman bana sorulmalıydı… bu adam aynı zamanda istiklal mücadelesini destekleyen adamlardandır…bunu İngiliz süngüleri altında diyor. Milli mücadele hareketi aleyhine verilen fetva malumdur. Mesmu olmaz diyor…O ne diyordu? Din hayatın ruhudur diyordu. Din insan tabiatının bir yanıdır diyordu. Şimdi onun dediği noktaya gelindi bugün. Acı mesela, fakat bütün bunlarda karşı tarafı tahrik etmemek, bu okuduğumuz şeyleri daha yumuşak bir üslup ile anlatmak çok önemlidir.

…biri çıktı risaleleri yazdı, bir sistem geliştirdi. Bu sistem içinde milletin dinine, imanına hizmet ediyor. Ne zaman bu? başına koyduğu takkeden dolayı Türkiye e bir insanın karakolda can verdiği dönem. Siz bunu bilemezsiniz. Camiden çıkmış unutmuş, başında takke var diye derdest edilip, karakola götürülmüş ve orada ölüyor, bir daha gelmiyor, şef dönemi…, başına çarşaf giydiğinden dolayı Erzurum a Cumhuriyet Caddesinde kadınların asıldığı dönemde, niye çarşaf giydiniz diye, demokrasinin rafta, istibdadın milleti kırıp geçirdiği dönemde…, ben ondan sonra biraz demokrasiye açıldığımız dönemde evden çıkardım. Caminin kapısına kadar Victor Hugo un sefillerinde görmüşsünüzdür. Birisi hep takip ediyor, o hafiye, aynı hafiye gibi, arkamdan polis geliyor, cami kapısına kadar… bu kadar tazyikin baskının ezmenin yaşandığı bir dönemde, şimdi kalkıp birisi bir kitap yazıyor, millet okuyor inanıyor, düsturlar ortaya koyuyor. O yolda yaşayanlar sağa sola toslamadan yaşayabiliyorlar.

Dünya İslami gelişmeden, İslami terakkiden çok korkuyor. Bu dünyanın değişik ırkta, değişik düşüncede, değişik anlayışta insanlarının dirilmesine, o zalim, o kafir dünyanın tahammülü yok. Çok dikkatli, çok tedbirli hareket etme mecburiyeti var. Bu hizmete göre hizmet vermek isteyenler her birisi dünyayı idare edecek bir diplomat gibi hareket etmeli, kendi planında meseleleri çözdükten sonra, ülkesinde çözmeye çalışmalı, ülkesinde bütün problemleri aştıktan sonra da, acaba bu mevzuda dünyanın tavrı nedir? Onu hesaba katmalı, ayrı ayrı platformlarda karşısına çıkabilecek planların hepsinde başarılı olmadan son adımı atmamalıdır. Bir yanlışlık bize falso yaşatır ve yanlışlıktan yediğimiz mağlubiyeti sonra telefi edemeyiz. Yanlışlık olur, telafi edemeyiz. Bu sefer onlar bizi kıskıvrak derdest eder. Bir daha da belimizi doğrultmaya fırsat vermezler. Hafezanallah.

Geçmişte bu evlerin yaptığı vazifelerin bazılarını medreseler yapardı. Bazılarını zaviyeler yapar. Gel gör ki bu evlerin temeline harç atıldığı zaman, dünyanın o dönem itibariyle en kutlularından birinin eliyle harç atıldığı zaman, artık medrese yoktu, tekkelerin kapısına kilit vurulmuştu…, bütün bu büyük misyonları, bu çok ağır vazife ve mükellefiyetleri bu evler görecekti. Ev mektep olacaktı. Ev medrese olacaktı. Ulumi İslamiye öğretilecekti, ev tekke olacaktı, zaviye olacaktı. Kur n zannederim bu hususların hepsine işaret ediyor.

Ne var ki o evlerin fonksiyonu bitmemiştir. O evler yine bir medrese gibi işlemeli. İslami ilimler orada onun çerçevesi içinde tedris edilmeli… o evler bir tekke ve zaviye gibi işlemeli…o evleri bir tekke ve zaviye gibi hizmet ettirmezseniz ve sizler de o evlerin bir sakinleri olarak büyük dervişler gibi en mükemmel şekilde orucu, en mükemmel şekilde namazı, en mükemmel şekilde tefekkürü icra ederek tekke ve zaviyede aranan manayı tam temsil edemezseniz Hazreti Muhammed Mustafa a ihanet etmiş olursunuz.

Halk Partisinin yaptığı kötülüğü sizin tahmin etmeniz mümkün değil, yani benim çocukluğum Halk Partisi yıkıldığı zaman 11 yaşındaydım. Çok fazla bilmem ama bununla beraber benim gördüklerim bile 300 sayfalık kitap yapar… yani ben bugün diyorum SHP, CHP, DSP canları cehenneme, onlar kadimden bu yana devam ede gelen temerrüt düşüncesinin eşsiz emsalsiz temsilcileridir.

O kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye eki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır, her adım yine gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şey.

3- Üzerine  8  rakamı  yazarak  işaretlediğimiz  ve Fethullah GÜLEN’in muhtelif konuşmalarından bölümleri içeren kasedin deşifresidir. Bu deşifrede şu sözler yer almıştır.

a) İster maddi güçleri açısından, isterse kendi ülkelerindeki güç kaynakları ve gücü temsil eden güç kaynakları açısından, isterse ilim mahfilleri açısından, isterse toplumun büyük kesimlerine bu duygu ve düşünce ile ulaşmaları açısından, belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar, bu şekilde hizmete devam etmeleri şart, zaruri ve lüzumlu. Yalnız bir şey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleri ile tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken kuluç diyebileceğim çıkışlar yapılırsa dünya başlarını ezer ve Müslümanlara Cezayir eki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye eki 82 yakası gibi bir hecehat yaşatırlar. Her sene Mısır a yaşanan bir fezaat ve fecaat gibi bir fezaat ve fecaat yaşatırlar.

Dünya İslami gelişmeden ve İslami Tekevvünden çok korkuyor. Bir yanlışlık bize falso yaşatır ve bu falso ile yediğimiz mağlubiyeti sonra telefi edemeyiz. Bu defa onlar sizi kıskıvrak derdest ederler ve bir daha da belinizi doğrultmanıza fırsat vermezler, Hafezanallah.

Bir batılı mütegallip, Şili e hatırlarsan 15 sene geldi, milletin ense köküne bindi ve bir daha da gitmedi. Hatırlayacaksınız gelince bir daha gitmiyorlar. Aynen bunun gibi dünyanın her yerinde bir kısım aynı firavuniyetlere sebebiyet verilebilir. Dünya firavunlar çağını yaşıyor. Toprak firavun bitirmek için pek mümbit. O öyle bir dönemde tam özümüzü bulacağımız, kıvama ereceğimiz ana kadar, dünyayı sırtımıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağımız ana kadar, o kuvveti temsil eden şeyleri elimize alacağımız ana kadar, Türkiye eki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephemize çekeceğimiz ana kadar, her adım erken sayılır. Her adım 20 günü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şeydir. Civcivleri terk eden kuluçka gibi, civcivleri doluya, fırtınaya terk etmek gibi bir şeydir ve burada yapılan şeyler bunlardır. Burada yapılan şeyler mikro planda dünya ile hesaplaşma işidir. Bütün bir dünya ile hesaplaşma işidir. Ve dünya ile bir gün hesaplaşacak bu insanların, dünya ile hesaplaşma yollarını öğrenmeleri işidir. Talim ve terbiye işidir. Böylesine feleğin çemberinden geçenler, geleceğin fikir işçileri olarak kendi dünyalarını kuracaklar, fikir mimarları olarak kuracaklar fakat burada böyle defaatle feleğin çemberinden geçmeyen insanlar, kendi acemiliklerine, toyluklarına takılacaklar ve tabii kendi ülkelerinde kendileri de zarar görecek. Biz bugün sesimiz soluğumuz bu. Bunca kalabalık içinde, ben bu duygu ve düşüncemi sizlere sözde mahremiyet içinde anlattım. Ancak sizin mahremiyete sadık, mahremiyet hususunda hassas duygularımıza sığınarak anlattım. Biliyorum, elinizdeki meyve suları boş kutularını dışarı çıkarken bir çöp kutusuna attığınız gibi, bu düşünceleri de açık olma yanıyla çöp kutusuna atıp geçeceksiniz. Arz edebildim mi? Sırrınız sizin esirinizdir. Söylerseniz siz esir olursunuz.

b) yani ben kendim söylemedim de, birine söyletmek istedim. 24 ncü madde bu adamlara kelleni ver demek gibi bir şeydir. Kendi kendimize de konuştuk. Bana sordular arkadaşlar. Hatta o gece bana mikrofon uzattılar. Belki de bizim arkadaşlarımızdandı.

Bu Anayasa maddelerinin de değişimi ile ilgili mütalaanız dedi bana. Şimdi benim kanaatim bu anayasa değişmeli. Hatta siviller bir Anayasa yapıyor olmalılar. Delinmeli o zihniyet. Çünkü Anayasa dediğimiz mesele var olduğu günden beri kimse delememiş bunu. Hukuki yönü ile Kanuni Esasi adı altında Meşrutiyet’te ortaya atılmış. Daha sonra Cumhuriyet’e gelindi. Cumhuriyetin ilk yıllarında kanuni esasidir o. Daha sonra da olmuş Anayasa. Kanunların anası. Babası da Avrupa bunun, ondan böyle cins bir şey zuhur etmiş. Bir kere bu delinse dedim ben yarar var. Fakat gördük ki arkadaşlar bazıları 24 ncü madde dedi yer ettiler ve karşı tarafta bir şeyler olacak. Referandum gaileli bir şey. Hatta 24 ncü maddeyi değiştirdikleri taktirde gücü temsil eden ağaların kalkıp gelmeleri de muhakkak ve mukadderdir. Kuşkunuz olmasın. Çünkü onu davetiye sayarlar. Gelene niye geldiniz derseniz gelin dememiş miydiniz derler.

c) Bazıları taş sancısı daha büyüktür, bazıları da doğum sancısı daha büyüktür. Fakat çocukken zor doğumlarda, babam imamlık yapmıştı. O günkü Erzurum a üstü toprak binalar, o toprak binaların üstünde dolaşılıyordu. Beni çıkarır bazen kadın doğum yapamıyor diye tepe öğlen ezan okuttururlardı ki, doğum kolaylaşsın, ezan okuduğum binanın altında bangır bangır kadının bağırdığını duyardım, aman ne çirkin şeymiş, hani insanın diyesi gelir. Birader bağırıyorsan bağırıyorsun, doğurduğun bir tane çocuk. Bağırmaya değer mi?

Fakat sancılı bir bahar yaşanıyor. Bir millet yeniden doğuyor. Milyonları ile bir millet doğuyor. inşallah uzun asırlar yaşayacak bir millet doğuyor. Kendi kültürü, kendi medeniyeti ile doğuyor. Bir tek insanın doğumu bu kadar sancı ile olursa işte o milyon üzü, milyonlarca üzü sancısız olmayacaktır. Elbette şakaklarımız zonklayacaktır. Elbette ki ellerimizi kasıklarımıza koyup sancı ile dolaşıp duracağız. Bu okullar, okullar adına çekilen ıstıraplar, bu üniversite hazırlık kursları, o istikamette çekilen ıstıraplar, yokluklar içinde çekilen ıstıraplar, umduğunu bulamamak içinde çekilen ıstıraplar anlattığımız şeylere, karşı koymalar karşısında çekilen ıstıraplar. Dünya kadar ıstıraplar. Büyük bir doğumu gerçekleştirmeye matuf bir şeydir.

Bir çiçek gökyüzüne çıkmak için, kim bilir ne ıstıraplardan sonra çıkıyordur. Denizin derinliklerinde mercan kim bilir ne irinden kana, kandan irine geçerek mercan olmaya yükseliyordur. Yusufçuk kelebek olmak için o sert kabuğu atma istikametinde bir metaformez yaşarken kim bilir ne sıkıntılardan geçiyordur. Bir millet ataizme açılmışken, bir millet materyalizme açılmışken, bir millet kendisinden kaçmaya açılmışken, Yahya Kemal n Mehlika Sultan a ifade edildiği gibi, kendine ait bütün değerleri arkasına atıp, bir mevcudu meçhule, bir maşuku meçhule doğru koşarken, kolunda cepkeni, belinde piştovu yeniden dönmesi, ak alnı ile yağız atı ile geriye gelmesi zannedildiği kadar kolay olmayacaktır. Bunun için ne çekilse neye katlanılsa değer.

d) Hususi ile her şeyin kapandığı, bütün kapılara kilit vurulduğu bir dönemde, bu evler geçmişte olan misyonlarından daha büyük misyon yüklendiler. Çünkü geçmişte bu evlerin yaptığı vazifelerden bazılarını medrese yapar, mektep yapar, bazılarını tekke yapar, bazılarını zaviye yapar. Gel gör ki bu evlerin temeline harç atıldığı zaman, dünyanın o dönem itibariyle en şereflilerinden birinin kutlu eliyle harç atıldığı zaman medrese taaddül etmişti. Artık medrese yoktu, medrese misyonundan uzaklaştırılmıştı. Tekkenin kapısına kilit vurulmuştu. Zaviyenin kapısının arkasına sürgü sürülmüştü. O kapıları açmak, o kapılardan içeri girmek artık mümkün değildi. Bütün bu büyük misyonları, bütün bu ağır vazife mükellefiyetleri o evler yapacaktı. Bütün bu işler ona düşüyordu. Ev mektep olacaktı. Ev medrese olacak, Ulumi İslamiye i öğretecekti. Ev tekke olacaktı, ev zaviye olacaktı. Kur n zannediyorum bu hususların hepsine iş ri dahi olsa iyaret ediyor, iş r da bulunuyor. Allah bu evlere izin verdi, şeriatı fıkhiyeye göre… ferman devletten çıkmadı, devletlerden çıkmadı, devletler hukukundan çıkmadı. Sizi idare eden insanlardan çıkmadı. İzni Allah verdi. Cami kapatan zihniyete rağmen, mescitte namaz kılınmasına müsaade etmeyen zihniyete rağmen. Allah şimdilik benim adım bu evlerde yükselsin ve benim adım bu evlerde anılsın, kitaplar okunsun, benden bahisler açılsın, geçmişte camide yapılan müzakereler, kollektif şuurun müzakereleri bundan sonra bu evlerde bir araya gelinerek müzakere edilsin. Bizim evlerimiz, imamlık veya imamet yapan, onların kendilerine bulup yakışan, yakıştırdığı o isimle hitap ediyorum, evlerin hususiyeti, evlerde bulunan hususiyet, bu evlerin yüklendiği misyon, esas ona dikkati çekmeye çalıştım. Evler, bir tarihi ihmali tedarik etme, o ihmal ile hasıl olan şeyleri yerine getirmeye matuf açılmış ışık evlerdir. Dönüp, ışık evler, ışık kompleksleri deyip onun üzerinde fazla durmayacağım. Madem ki sizler o evlerde imamlarsınız, o evler üzerinde bir medrese gibi işleyecek, orada İslam öğrenilecek. Bu aynı zamanda mektebe giden arkadaşlarımız bu yönü ile onu mektebin bir parçası haline getirecekler.

3-5 sene evvel Suudi Arabistan a bir konferans teşekkül etti. Mescitlere fonksiyonlarını, eski fonksiyonlarını kazandırma konferansıydı bu. Kazandırdılar mı? Kazandırmadılar mı? Bu mevzuda bir şey söylemek oldukça zordur. Çünkü dünyanın her yerinde siyasi ideolojiler ve rejimler kendi düşünceleri dışında, o mescitlerde bir şey anlatılmasını, bir şeylerin müzakere edilmesini istemiyorlar. Öyle ise evler hala fonksiyonlarını ve misyonlarını eda edeceklerdir.

e) Bizim hizmetimiz temel felsefe si, temel talimatı açısından bunu zaten öğretiyor. Yani böyle bir yerlerde birer tane ev açtık. Orada örümcek sabrıyla ağımızı kurup, o gün içine düşecek insanları bekleme, düşenlere bir şeyler anlatma, yememe, bitirmeme de, onlara dirilmeye giden yolları gösterme şeklinde ağ kurup bekleme, o ölmüş insanlara hayat üfleme, onların var olmalarını sağlama, sonra bu meseleyi toptancılık mülahazası ile daha geniş şekilde ele alıp, yurtta, pansiyonda, aynı şeyi yapma ve günümüzde daha değişik mülahazaları harekete geçirerek, mütevelliler, çevre mütevelliler… İleride ne adla anacaksanız, hangi isimle yad edecekseniz, öyle yad edeceksiniz. Diğer taraftan okullarla hizmete koşma, pansiyonlarla, üniversite hazırlık kursları ile sünnet mevsimlerini çok iyi değerlendirme, arkadaşları hiç boş bırakmama. İş hayatları dışında hemen zamanı müesseseleri gezdirme, arkadaşlarla görüştürme şeklinde değerlendirmek çok önemlidir.

f) Her iyi arkadaşımız işini bilen, müşteri bekleyen ve iman sıhhatine kavuşturduğu her insanı, bedeni sıhhate de kavuşturuyor gibi hareket eden, davranan ve işinin şuurunda olan bir hekim gibidir. Mütehassıs bir hekim gibidir. Uyumsuzluk yapacaklar, bu ülkede, bizim insanımızdan uyumsuzluk yapan insan sayısı hiç de az değildir. Kaç defa dinledi, küfredip gittiler. Kaç defa bize güldü gittiler. Kaç defa anlattınız anlattınız da yüzümüze vurup gittiler. Hep böyle oluyordu. Siz kendi evladınızla, kendi kardeşinizle bu dershanelerde, bu evlerde, bu pansiyonlarda aynı şeyleri yaşadınız. Yetmiş sene ateizmin faaliyetleri altında, dini duygu, dini düşünce adına bütün duyguları, bütün düşünceleri, preslenmiş, dümdüz edilmiş insanlardır. Allah bilmeyen, Peygamber bilmeyen, kitap bilmeyen, Kur n bilmeyen müstehcenliğe açık insanlardır. Ve siz bu yoklardan, bu karanlık ruhlardan insan çıkaracaksınız.

g) Halen bu sistem devam ediyor. Ve bu sistem içinde arkadaşlar istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım, açmaları lazım. Hava boşluğu gibi bu meselenin bir diğer yanıdır. Bir diğer yanı da ister adliyede, ister mülkiyede arkadaşlarımız gittikleri yerlerde, daha rahat iş yapmaları, tutunmaları, büyümeleri, kaymakam iseler vali olmaları, sıradan bir hakim iseler şayet, takdir toplayan bir hakim olmaları, biraz orada da böyle taşra teşkilatında siyasi güçlerle, siyasi kuvvetlerle de belli bir ölçüde, bize yüzde yüz ters olan insanlarla, açık bir diyalog olması bile onlarla da böyle çatışmamalı, fakat az buçuk böyle aynı cephe sayabilecekleri, duygumuza düşüncemize, siyasi mülahaza ile olsa sıcak bakan ve sizi bütün bütün nefyetmeyem bir çerçeve içinde mütalaa edebileceğimiz siyasiler vardır. Bu Refah’tan bugünkü manada DYP e kadar uzayan bir şeydir. Siyasi yelpazedir. Bu insanlarla çatışmadan onlarla aramızda farklı müşterekleri ortaya koyarak, o çizgide belli bir münasebet tesisinde yarar var bence.

h) Halk Partisi in yaptığı kötülüğü tahmin etmeniz mümkün değil, benim çocukluğum o ki yani Halk Partisi kurulduğu zaman 11 yaşındaydım. Çok fazla bilmem. Ama bununla beraber benim gördüklerim bile 300 sayfalık kitap yazar. O döneme ait. O zulüm dönemine ait, böyle bir dönemde o istibdat altında esir iken diyor ki, bunların hepsini telin etmeyin yani kusurlu görmeyin. Bu işi yapan % 5 ir. %  95  masumdur bu insanların. Evet… Bugün bence SHP, DYP, DSP canları cehenneme, bunlar kadimden bu yana devam ede gelen temerrüt düşüncesini eşsiz emsalsiz temsilcileridir.

ı) Orduevi, Ordu Sineması, çocukken de sinemaya gitmek günah, Erzurumlular çok ayıp sayarlar. Ancak ordu sinemasına kaçak giderdik. Askeriye, asker, subay kadınları açık gezince…. asker bozdu çok. Cahillikle fesat düşüncesi biraraya gelince… Mesela Erzurum a genelde çarşaflı kadınların yüzlerini açtığı dönemi görünce çok şey yapmıştım, yadırgamıştım. Allah Allah bu kadınlara ne oluyordu. Gözlerini açıyorlar, yüzleri açıyorlar diye çok yadırgamıştım.

j) Ve birbirlerini yiyip bitiren bir şeyse, demek ki düşman diye karşınızda gördüğünüz insanlar, kendilerini yiyen insanlar, öyleyse basiretimizi kullanmak, bu da harbin psikolojik yanıdır. Psikolojide harp deniyor ve dünyada Türkiye in dışında her yerde bunun karargahı var. Psikolojik harp değerlendirmesi yoktur. Bilenler amatörce yüzlerine gözlerine bulaştırarak bir takım şer şebekeleri bunu sadece Müslümanlara karşı kullanıyorlar. Bu cephede bir kısım esas üslubunu bulamamış, üslupzede diyelim bunlara, insanlar bu üslupsuzluklarıyla başımıza gaile açmasalar bunlar, ne duruyorsunuz birleşin diye bir araya getirmeseler bunlar bu kadar güçlü hareket edemeyecekler. Görüyorsunuz en hayati olan müesseselerde, çok disiplinli müesseselerde bile o disiplin çerçevesi dışına çıkınca bir birlerini yiyorlar. Evet, daha fazla açmaya mezun değilim ben. Zaten anlayan için daha fazla açma onlara karşı saygısızlık olur. Yani o kadar anlamıyorsunuz meseleyi derler… Konuşmalarımda esas nutukta olanlara baksanız ve şimdilerde veriyorlar konuşmalarını, tesadüflerin abarttığı, şişirdiği, köpürttüğü konuşmalar, yanı genelde hususi şeyler vardır, goygoycular vardır böyle. O mecliste de vardır, parlamenterler falan, amigo bunlar. O her şeyi noktalayınca işte alkışlanacak, mesela sular biraz çekilmiş, balıklar karaya vurmuş, o hemen bakar böyle topun yüzüne, herkes haydi hurra alkışlarlar ve birkaç yere oturmuş hususi alkışçılar. Yani o açıdan onun sözlerine bir yönü ile derinlik katar bu…Bu mülahaza ile dinleyin konuşmalarını, bantlarda dinleyin, bana hak vereceksiniz (bir dinleyici  ocam kağıttan okuyor onuncu yıl nutkunu onuncu yılda sekizinci, dokuzuncu, onbirinci, onbeşinci de sıra ile konuşuyorlar, adamımıza ilişme)

Milletin sevdiği bir adamdı. Affetmem ben Menderes  asmalarını, düşünün 33 sene geçmiş, affedemedim ve asılmasının % 50 vebali Türkeş n boynunda.

k) 80 seneden beri amansızca, hatta bu dönem itibariyle de imansızca da diyebiliriz, dinle diyanetle uğraşıyorlar. Değişik hayat üniteleri nazarı itibara alındığı zaman bazı hayat ünitelerinde, bazı birimlerde 80 sene evvel, yani bir başka asra adımımızı atarken, zannediyorum falan müessesede, filan müessesede, bugün Olduğu kadar tepeden tırnağa Allah  inanmış bu kadar inanmış insan yoktur. Mübalağa etmiyorum. Hatta diyebilirim mülkiyede bu kadar inanmış insan yoktur. Müsaade ederseniz diyebilirim adliyede bu kadar inanmış insan yoktur. Müsaade ederseniz diyebilirim birtakım hayati dinamik müesseselerde bu kadar inanmış insan yoktur. Sadece o başı mahirane, meseleyi dağıtmadan, perdeyi yıkmadan ayakta tutma cehdi ve gayreti vardır. Bir enkazı ayakta tutuyoruz.

l) Gelelim Mahmut Efendiye, kafanıza gider gider onların mübarek sarıkları, cüppeleri takılır. Bu önemli bir vazife yatıyor orada. Bu bana göre çok önemli. Ama hayatın bazı ünitelerinde, bazı sahalarında, bazı kimselerin öyle olmalarında yarar var. Yani hazret o hususa kilitlenmiş olduğundan dolayı o hususun dışındaki şeyleri Allah ona kapalı tutabilir. Neden yani? Demiştir ki,  enim Mahmutçuğum sen fazla dağılma o türlü şeylere, sen çarşafı, sen şalvarı, sen cüppeyi, sen sarığı propaganda et bu çok lüzumlu hakikaten gençler için fena duygulara, fena düşüncelere karşı sakal kadar koruyucu bir başka sütre yoktur. Şalvar da o sütrenin yanında ayrı bir sütredir. Cüppe de ayrı bir sütredir. Mahmut Efendinin sizin gözünüze ilişen şalvarına sakalına, sarığına gözünüz iliştiği zaman, o meselenin makulünü bulacak, çözeceksiniz, kaldı ki meselenin tenkit edeceğiniz yanı yani sizin öyle olunca emniyet teşkilatına nasıl girecek bu insanlar. Bu insanlar nasıl asker olacaklar. Bu insanlar nasıl vali olacaklar? Kaymakam olacaklar, bunlara takılma, onu da sen yetiştir, başkaları yetiştirsin.

m) Bence yapacakları şeyleri çok iyi yapmalılar. İstikbale hazırlıklı olarak yürümeliler. Bunlar temelde icmali ve mutlak ifadeler. Mesela diyelim ki 5-10 meraklı arkadaşımız vardır. Ben bir mastır veya doktora yapmak istiyorum deyince hangi sahada yapalım der. Teferruatına ait bu meseleyi oturup ayrı ayrı konuşuruz. En önemlisi şudur. Sonra şudur, sonra şudur. İslam fıkhını belki birkaç yüz doktora içinde ele alıp incelemek, günümüzün şartları içinde ona günümüzün gerektirdiği esnekliği kazandırmak, bir taraftan tenkitleri önlemek, ve diğer taraftan da bir gün bir kısım bahtiyarlar bu sistemi hayata geçirmeyi düşünürlerse aradaki zamanı harcanacak zamanı, harcatmama, yani şimdiden o iş için hazırlıklı olmak,

n) Dünyanın dört bir yanında bütün vahşet tablolarının ardında maalesef iştihak vardır. Misyoner teşkilatı vardır. Vatikan vardır. Çiyan yuvası, kobraların yuvası, Saraybosna a akan kanın ardında Vatikan vardır. Keşmir e akan kanın ardında Vatikan vardır. Amerika a onların lobileri vardır. Almanya a lobileri vardır. Başka bir yerde bir hıristiyan teşkilatı hafif gadre uğrasa,yer yerinden oynar, kızıl kıyamet kopar… yani bunlar için kızıl kıyamet koparıyorlar. Mektuplar yazıyorlar. Keşke orada olmasa, yani onlarda bizim kardeşlerimiz ayrı mesele, fakat dünyanın değişik yerlerinde, Keşmir en Filistin  kadar oradan Somali e kadar, hatta fırsatını arıyorlar, bir yerde Sudan  işgal etmek için, Filipinler  kadar, dünyanın değişik yerlerinde kan seylatları gövde götürüyor fakat seslerini çıkarmıyorlar.

4- Üzerinde 4 yazarak işaretlemiş olduğumuz kasetin çözümünde yer alan konuşmaların bazı bölümleri aşağıya alınmıştır:

Oyunu dünyaya göre oynuyoruz, bütün dünyaya talibiz. Hazreti Muhammed n davası dünyanın bir yerine, bir kıtasına münhasır kalamaz. Bunu şimdiye kadar böyle görenler bu şekilde hareket etmişlerdir. İ a-ya imkan verilmemiştir. Bize bir kısım imkan ve fırsatların verildiği kanaatindeyim. Gelin dünyanın bütün bucağına Nam-ı Celili Muhammedi-yi duyuralım.

…bu enerjisini Hazreti Bediüzzaman Nurs Köyünde kullanmamış, Van a kullanmak istemiş, Urfa a kullanmak istemiş, İstanbul a kullanmak istemiş, şimdi o Nurs a mini bir köy. Yaz günü bile ancak eşek ile gidilebilir. Böyle bir köyde himmetini sarf etseydi, Bediüzzaman değil, Molla Sadık olarak kalırdı ve oradaki mollalardan herhangi bir molla olurdu…iyi olmazdı orada, o dağın başında, bir ziya zuhur eder ve orada söner giderdi.

5-Üzerine 3 yazarak işaretlediğimiz kasette yer alan konuşmaların bir bölümü aşağıya alınmıştır.

O, Manisa müftüsü vardı. İlhan ARMUTÇU, öyle diyor,  açlarım beyaz, bıyıklar simsiyah, o zaman Saim efendi ölünce bıyıklarımda beyazlamaya başladı. Kulluğum artmıştı. Yani senin kafanı da mutlaka İsmet Paşa ellemiştir. Çünkü Hızır n bastığı yerler yeşerirmiş, deccalın bastığı yerler de kurumuş, yani bir şey var burada. Bu Halkçılar benim başımı İsmet Paşa ın okşadığını bilseler bana sempati duyarlar… 15-16 yaşında bir çocuktum. Fakat millet hiç sevmiyormuş Erzurum a. Çünkü çocuklar arabaya binmişler, o gelecekmiş diye, Kamyona, o zaman böyle otobüs filan çok yok, kamyon, kamyonla onu karşılamaya gidiyorlar ve birkaç çocuğu böyle çığırtkan şartlandırmışlar, işte bunlar arabanın içinde bağıracaklar, ya ya ya, şa şa şa, çok meşhurdur bu İsmet Paşa, çok yaşa, hangi sokaktan geçtik ise çocuklar melunu taşa tuttular. ..fakat kamyondaki halkçılar çok kafirdir yani.

…ve Cumhuriyet döneminde ilk kadının asıldığı yerdir Erzurum. Çarşafını çıkarmıyor diye, ilk defa Cumhuriyet Caddesinde asılmış bir kadın.

İyi bir Osmanlı şehridir fakat saffetini koruyamamıştır, biraz bozdu, asker bozdu… asker, subay kadınları açık gezince yeni yetişen nesiller böyle mekteplerde, zor noktalar.

…mesela Erzurum a ben genelde çarşaflı kadınların yüzlerini açtığı dönemi gördüğümde çok afallamıştım. Allah, bu kadınlar nasıl oluyor böyle yüzlerini açıyorlar diye, çok yadırgamıştım. Peçe, o zaten milli.
 

  1. Hinterlasse einen Kommentar

Schreibe einen Kommentar

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: