Abdullah Öcalan Savunma 23 Haziran 1999 ( Bölüm II )

Abdullah Öcalan SAVUNMA  –  23 Haziran 1999

    ANKARA 2 N0’LU DEVLET GÜVENLİK BAŞKANLIĞI’NA


Cumhuriyetin kuruluşundan beri Türkiye’nin, içte demokratikleşmeme dışta da büzülme, gücüne göre önderlik edebilecek rolünü oynamamasında Kürt Sorununda gereken bilimsel demokratik yaklaşımı göstereme-mek temel nedendir. Karşılıklı isyan ve bastırma, ama sonuçlardan ders çıkarma-yıp yaralı bir biçimde bırakma, günümüze kadar bir yol, bir yaklaşım tarzı olarak benimsenmiştir. Ne teşhis ne ne de teda-vide gerekli bilimsel yaklaşım yerine karışlıklı korkuların, günübirlik yerleşik ekonomik ve siyasi çıkarların mahkumiyeti altında soruna yaklaşılmış bu da daha ağırlaşmasına yol açmıştır. Bazen ceza hukukuyla gereken yapılarak çözüleceği sanılmış; başka bir dönem de feodal-aşiretçi-dini yapının önde gelenlerine çeşitli tavizler verilerek durum idare edilmiş; yine salt eğitim, ekonomik geliştirmeyle üstesinden geleceği sanılmı-ştır. Tüm bu yaklaşımlar giderek inkarcı temele de dayandığı için buna karşın soruna dayalı en ufak bir yaklaşım ve gelişme radikal olmaktan kurtulamamıştır.


Bugün herkes PKK’nin yöntemlerindeki radikalizmden bahsederken bunun dayandığı tarihi ve siyasi hakimiyet tarzını görmüyor. Dil yasağına kadar varmış bir baskı biçimi her çıkışın şiddetli olmasına dolayısıyla bastırmanın benzer gelişmesine yol açar. Tek boyutlu ve tarihi temelden yoksun yaklaşım, sorunları dağ gibi büyütmekten öteye sonuç vermediği artık görülmelidir. 2000’e doğru Türkiye’nin sorun nedeniyle tam bir kilitlenmeyi yaşadığını herkes iliklerine kadar hisseder duruma gelmiştir. Bazıları -özellikle savaşta aktif yer alanlar- büyük acılar ve kayıplar yaşarken, çok az bir kesim savaşın rantıyla büyük servetler ve politik güç kazanmayı temel yaşam ve siyasal yöntem haline getirmiştir. Toplumda buna dayalı adeta bir iş bölümü oluşmuştur. Rant ekonomisinin, muazzam sosyal bozulma ve dengesizliklerin ve yıllardır süren siyasetin işlevsiz ve kilitlenmesinde bu temel gerçek belirleyici rol oynar. Türkiye adeta buna mahkummuş gibi bir alışkanlık oluşmuştur. Çözüm yerine günü ve kendi dar şahsi, grup çıkarını kollamak içine en çok düşülen toplumsal tavırdır. Bir toplumda en tehlikeli olan yaklaşımda budur. Burada toplumun faal güçleri yaratıcı siyaset ve temel ahlaki kuraldan yoksun olmak kadar, devlet güçlerinin de önemli oranda duyarsız yaklaşımı, kilitlenmenin özünü teşkil eder. Bu denge kırılmadıkça Türkiye’nin önünü açılmasından bahsedilemez.


Genelde demokratikleşme, özelde onun en önemli parçası olarak adı ne konulursa konulsun Kürt Sorununa bilimsel olmak kadar demokratik yaklaşımda sınırlı bir gelişme 1990 başlarında yakalanmıştı. Bunun değerlendirilmemesi belki de cumhuriyet tarihinin en tahripkar sonuçlarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Savaşta anlamsız ısrar, her iki tarafta acı kayıpları dayanılması zor boyutlara taşımıştır. Sosyal bozulma ve ekonomik dar boğaz günümüzde en ileri boyuta ulaşmıştır.


Gerek iddianame ve mütalaada gerekse ilk savunmamda bu hususlara fazla dayanıldığı için açma gereği duymuyorum. İmralı Davası bu açıdan Türkiye’nin güncel kilitlenmesini kendi şahsında da yaşarken arkasında böyle bir tarihi, toplumsal, siyasal gerçekliğe dayanmaktadır. Dava bu açıdan geçmişin yargılanma tarzını esas alıp sorunu daha da derinleştirecek mi? Yoksa en azından yaklaşımıyla geleceğin sorgulanma tarzına dayalı bir çıkış yolu, onun ip uçlarını gösterecek mi? Cevap aranması gereken en temel sorular bunlardır. Davanın klasik olmaktan çıkması, bu sorulara verilecek yanıtlara bağlı olacaktır. Daha şimdiden inanıyorum ki hem toplum hem devlet katlarında yine hem içte hem dışta yoğun bir biçimde tartışmalar bu iki soru ve cevabı etrafında gelişmekte ve sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Kendi açımdan bu sorulara yanıt vermeyi tarihi bir görev sayıyorum. Savunmamın özünü, vereceğim yanıtlar teşkil edecektir. Sorunun dolayısıyla isyanın ortaya çıkmasında, ve gelişmesinde ne kadar ve nasıl sorumlu olduğumu ortaya koyarken daha önemli olanın bu çatışmadan, isyandan nasıl bir gelecek bizi bekliyor, nasıl yeni bir düzen şekillenmesi ortaya çıkar, sorularına yanıt vermemi sorumluluğumun en önemli boyutu olarak değerlendiriyorum. Geçmişin kadar geleceğin yanıtının doğru olmasının hayati olduğuna inanıyorum.

PKK gerçeğini dar ceza hukuku açısından değerlendirmek kadar eksik bir yaklaşım olamaz. Bu davada bu tehlikeyi aşmak istiyorum. PKK tarihinin Türkiye’nin son çeyrek asrını şiddetli etkilediği doğrudur. Daha da doğru olan, geleceğini hem kapsam hem süre bakımdan yoğun etkileyeceğidir. Eğer doğru değerlendirmezsek Türkiye’nin 21. Yüzyıl kaybı olmak kadar, doğru değerlendirilmesi halinde sadece geçmişin bu en ağır kilit sorunundan kurtulmakla kalmayacak, gelecek yüz yılda bölgede lider ülke olma şansını yakalaması anlamına gelecektir. Türkiye’nin bu anlamda tam bir dönemeçte, yol ayırımında olduğu ne kadar doğru ve önemliyse; bundan daha önemli olanın artık hata ve yanlışlıklarının affedilmez olmak kadar doğru çözüme mahkum olduğumuz da bir o kadar ve kesinlikle gereklidir. Gerçek samimiyetsizlik ve hatta gerçek ihanet burada doğruyu görmemek ve ona gelmemektir. Çocukluk hataları kişilerin tarihinde olduğu kadar, örgütlerin de tarihinde vardır. Belli bir düzeye kadar anlayışla ve affedici yaklaşıla bilinir. Ama bu kadar olgunlaşma yaşanmışken; hatada ısrar edenler; tarihin gereklerini yerine getirmede rolünü oynayamayanlar, gerçek gaflet ve ihanet içinde olmaktan kurtulamazlar. Bu anlamda PKK’nin geçmişini yargılamak kadar geleceğini sorgulamayı bununla birlikte olası gelişmelerdeki rolünü belirlemeyi en temel sorumluluğum saymaktayım. Bu yaklaşımın geçmişin hukuki yargılamasından sonuç çıkarmak kadar, kilitlenmiş siyasetin, hatta ekonominin iç-dış politikanın önünü açmada da önemli rol oynayacağına inanıyorum. Daha şimdiden tartışılan temel insan haklarına, demokrasiye dayalı Demokratik Cumhuriyetin bu temelde Türkiye’nin bölgede beklenen çıkışına, liderlik rolüne de o kadar açıklık getireceğine, çözümleyici katkı sağlayacağına inanıyorum.

Çıkmaz ve Çatışmada Israr Gelecek Yüzyılın da Kaybıdır

İmralı duruşmalarından çıkan sonuç; eğer klasik anlamda Kürt Sorunu demokratik ve kültürel yaklaşımından uzak ele alınırsa; bu çıkmazın dolayısıyla çok güçlü bir alt yapı kazanmış çatışma ortamının derinleşerek devamı olacaktır. Burada duruşma sürecince ağır duygusal ortamın sömürülerek yapılan değerlendirmeleri kendi açımdan ziyade, ülke geleceğinden ötürü oldukça tehlikeli buluyorum. Birey olarak can varlığımın çok ötesinde büyük sonuçları bağrında taşıdığı için alabildiğine olabilecekleri açık görmek gerekiyor. Burada tehtidvari yaklaşım asla söz konusu değildir. Ancak, gelişkin politik ve stratejik yaklaşım gücü olanların görebilecekleri olası gelişmeler söz konusudur. Sıralarsak;

1-Askeri silahlı çatışma kurumsallaşarak devam edecektir. PKK’nin gerek ülke içi, gerek dünyanın tüm önemli ülkelerinde ve hudutların her iki tarafında tuttuğu mevziler, kazandığı tecrübe, lojistik alım olanakları, silah temininde kolaylıklar, mali imkanlar, aday temin etme ve daha da artan rezervler, uygun coğrafya ile birleştirilince bu işi yıllarca sürdürebileceği açıktır. Düşük ve orta düzeyde bir savaşı rahatlıkla götürebilir. Ordu da bu konuda kazandığı deneyim ve yeniden yapılanma üstün tekniği ile daha fazla bu işe girebilir, sürdürebilir. Bu askeri yaklaşımın derinleşme olasılığı gerçekten güçlüdür. Geçen on beş yılın çok ötesinde önümüzdeki yüz yıla yayılabilir. Tabii bölgenin kaygan ve her türlü ittifaka elverişli konumu, Kürtler üzerinde dünya çapında geliştirilecek politik askeri ilişkiler, bu çatışmayı daha ileri boyutlara taşıma riskini hep bağrında taşır. Belki de dünyanın en riskli çatışma alanı olmaya adaydır. Çünkü bir çok çıkar hesabı çatışıyor. Kuzey Irak bunun küçük bir örneğidir. Nereye götüreceğini şimdiden kestirmek güçtür.

Muhtemelen Arapların yeni yaklaşımları, Saddamlı veya Saddamsız devreye girebilir. Türkiye ile çelişkilerine göre PKK ile çeşitli düzeyde var olan ilişkileri daha da geliştirecekler. Bunda, su meselesi, tarih ve ekonomik çıkarlara dayalı çelişkiler de etkide bulunacaktır. Askeri çatışmanın gelişmesinde önemli bir mihraktır. Arkasına çeşitli dayanışma içinde oldukları ülkeleri de alarak, bu yönlü faaliyetler genelde Kürtlere özelde PKK’ye dayalı olarak artarak devam edecektir.

İran, tarihte olduğu gibi Türkiye ile ideolojik boyut da kazanmış çelişkilerini yine gerek Hizbullah, ama daha çok da Kürtlere, PKK’ye dayalı olarak kullanacak ve çatışma ortamının derinleşerek devamında temel bir faktör olacaktır. Sınırlı ilişkilerin gelişim potansiyeli yüksektir.

Suriye, özellikle İsrail’le barışla birlikte Kuzey’e Türkiye’ye gerek Antakya, gerek su ve gerekse Irak ve hatta İran’la ilişkileri nedeni ile çelişkilerin su üzerine çıkaracak. Kürtleri, PKK’yi daha yakın bir müttefik olarak değerlendirecek bu çatışmanın derinleşerek sürmesinde önemli bir rol oynayacaktır.

İsrail’in Araplarla barıştan sonra Kürtlerle daha bağımsız ve yoğun ilişkilenmesi kaçınılmaz, belki de oldukça ileri boyutlara taşınacaktır.

Buna Rusya’nın Türki dünyası, Kafkasya, Balkanlar hatta Ortadoğu’da Türkiye ile geleneksel çelişkilerini daha fazla açığa çıkarması, şimdiden Ermenistan, Sırbistan, Kıbrıs’taki Türkiye karşıtı politikası gelişebilir. En rahat Kürtler ve PKK’den yararlanmak isteyecek ve savaşı daha da tırmandıracak süper güç konumundadır. Sınırlı ilgi ve ilişkisinin sürekli gelişimi kaçınılmazdır. Lojistik ve teknik donanımı hızlandırabilir.

Avrupa ve bir parçası olarak Yunanistan’ın rolü oldukça açıktır. Kürtler ve PKK’nin en çok kurumsallaştığı, güç topladığı alanlar olarak rolünün çok yönlü gelişerek devam etmesi kaçınılmazdır.

Amerika ve İngiltere’nin Türkiye ile bir ittifakı var olsa da özellikle Irak’ta bekledikleri sonuçları elde etme, İsrail-Arap barışı ile birlikte tüm Arap alemi ile güçlenecek ilişkileri ve yine giderek İran’la da gelişen ilişkileri, daha şimdiden Kuzey Irak’taki pürüzlü yaklaşımda görüldüğü gibi beklenmedik boyutlara taşıma riski büyüktür.

Bu stratejik güç odaklarının şimdilik sınırlı ilişkilerinin bile, hatta çoğu karşıyız demelerine rağmen nasıl bir rol oynadığı ve hepsinin de menfaatleri gereği en çok Kürtler dolayısıyla PKK ile ilişkilenme potansiyeli çok yüksek ve çatışmayı derinleştirici özelliktedir. Bu nedenlerle yalnız stratejik dış güç ilişkileri bile durumun tehlikeli boyutlara tırmanabileceğini göstermektedir. Kaldı ki bu adı geçen güçlerin Türkiye’ye karşı çeşitli ittifakları geçmişte yoğun yaşadıkları gibi daha da geliştirmek istediklerini, hatta olası bir savaş senaryosuna taşırdıklarını biliyoruz.

Askeri çatışmanın diğer önemli artma olasılığı bizzat Kürt nüfusunun İran, Irak, Suriye, Kafkaslar ve tüm dünyaya dağılmış olanlarının birleşme olasılığı ve bunun PKK etrafında önemli çapta gerçekleştirilmiş bulunmasıdır. Bu yeni ve çok önemle değerlendirilmesi gereken bir husustur. Tüm bu alan ve nüfustan lojistik, aday, mali, ilişki açısından beslenme olanakları mevcut ve artarak devam edebilecek niteliktedir.

Buna el verişli coğrafi yapı kadar, Türkiye Kürtlerinin önemli desteği, cezaevindeki taraftarları da eklersek çatışma riskinin boyutları daha iyi anlaşılacaktır.

Daha kapsamlı da ele alabileceğimiz bu madde bile askeri-silahlı çatışma boyutunun tehlikeli ve tahripkar potansiyelini geçmiş ile kıyaslanmayacak kadar bağrında taşıdığını, artarak aktifleşeceğini göstermektedir. Geleceğe ilişkin en tehlikeli yan budur.

Eskiden Lübnanlaşma, şimdilerde Yugoslavlaşma ve Iraklaşma gibi örneklemelere kıyasla insan hakları ve demokrasi sorunlarının ağırlaşması Türkiye’yi giderek yalnızlaştıracak ve tehlikeli senaryolara konu edinebilecektir. Kürt hareketinin başta Kuzey Irak olmak üzere dünya çapında kazandığı mevzilenme, kurumlaşma düzeyi koşullar olgunlaştığında Kosova benzeri müdahalelere bahane edileceği açıktır. Bu koşullar, şiddet ortamının daha da tırmandıracağı aşırı milliyetçi dalgalanmalar, sertleşecek iktidar yapısı ile daha şimdiden önemli gelişmeyi yaşadığı açıktır.

Kürt sorunu başta olmak üzere, sorunlara demokratik yaklaşımlar bu sürecin önüne geçecek tek doğru seçenektir. Yurtta barış dünyada barış politikası tam bu noktada büyük önemini ortaya koymaktadır.

2-Başta bölge Kürtleri olmak üzere Ortadoğu ve dünya Kürtlerinin çeşitli ve sıraladığımız stratejik güçlerce yönlendirilerek Türkiye karşıtlığı geliştirilecektir. Savaş ve çıkmazın derinleşmesi belki de Türkiye’yi tek hedef haline getirecektir. Mevcut ağır duygusal durum hızla aşılmazsa düşmanlık boyutuna taşarsa, buna dini, mezhepsel ve ağır ekonomik ve sosyal nedenlerden kaynaklanan etkiler de bulaşırsa, tehlikenin boyutları daha fazla karşımıza çıkar. Bölge halkının durumu tarihte ve PKK’de görüldüğü gibi her zaman sorunları derin bir çözümsüzlüğe gömülürse isyan etmeye müsait bir kitledir. PKK ile adeta bu durumda süreklilik kazanarak devam edecektir. Kuşku, korku, kin ağır ekonomik-sosyal bunalımla daha trajik sonuçlara adaydır. Çok yönlü teknikle ilişkilere açık durum var olan yüzyılların ilişki kopuklarını da kolay aştırarak daha şimdiden ne hale gelmiş olan durumu daha da içinden çıkılmaz hale getireceği açıktır. Eğer sorun daha da ağırlaşırsa başta komşu ülkeler olmak üzere Türkiye ile sorunu olan herkes başta, hem kendi Kürtlerini, hem de yoğun mültecilikle yanına çektiklerini kullanarak önlenemez bir biçimde politize edecek ve çıkarları için kullanacaklardır. Şimdiki kullanma düzeyleri oldukça sınırlı olup, asıl bunun önümüzdeki sürece, kendi deyişleri ile „APO“ sonrası sürece nasıl yayacaklar hesabı içindeler. Gerçekten benim varlığım birçoklarının stratejik yaklaşımını bozduğu için istemediler, sözümona Türkiye’ye hoş davrandılar. Başta Yunan ikiyüzlülüğü olmak üzere. Tüm Kürtlerin Türkiye’ye yöneltilme tehlikesi stratejik olduğu kadar günceldir, tehlikelidir. Dava dolayısıyla çok gerçekçi değerlendirmeyi gerektiriyor. Dar, duygusal, inkarcı yaklaşım; sağ ve ırkçı milli ön yargılarla aslında Türkiye’nin geleceği üzerinde tehlikeli bir konumda olduğu bilinmek durumundadır ve ona göre doğru, stratejik politik yaklaşımı elden bırakmamayı çok önemli kılar.

3- Çıkmaz ve çatışmanın derinleşmesi ekonomik faturayı daha da ağırlaştıracaktır. Şu anda yaşanan ekonomik kriz gerçekten ağırlaşan sorunla yakından bağlantılıdır. Yalnız askeri harcamalar değil, bölgenin çok zengin ekonomik potansiyelinin harekete geçirilememesi, varolan ekonomik faaliyetlerin bile durma noktasına gelmesi, ağır işsizlik ve savaş rantıyla beslenmenin ekonomi üzerindeki tahribatı tüm Türkiye ekonomisi üzerinde artan bunalımlara yol açıyor. Türkiye ekonomisinin bölgede ve Ortadoğu’da sıçrama yaptıracak güçte olan alan şimdilik yutan alan durumundadır. Çıkmazın, çatışmanın devamı bu durumu daha da içinden çıkılmaz sorunlarla karşı karşıya getireceği açıktır, savaş ve çatışma ortamındaki nüfus ekonomik açıdan en verimsiz ve masraflı nüfustur. Hiçbir ekonomi bu kapsamda bu nüfusu besleyemez, hele hiç kalkındıramaz.

4- Eğitim ve kültürel gerileme kaçınılmazdır. Zaten çatışma alanında doğru dürüst eğitim yürütülemediği gibi yapılan da kalitesizdir. Türkçe’nin gelişememesi kadar, Kürtçe’nin de bilinen durumu halkı son derece eğitimsiz, kültürsüz her etkiye, özellikle dine, aşiretçiliğe açık bir yığın haline getirmektedir. Bu da cehalete, korkuya yol açmakta ağır sağlık sorunlarına, sosyal bunalımlara, kişisel, aşiretsel kavgalara ve bilinen isyanlara yol açmada önemli bir rol oynamaktadır. Çatışma ortamının derinleşerek devamı gerçekten sosyal-kültürel sorunları bir çok olumsuzluğun zemini yapacak ve bu nüfus en tehlikeli konumu teşkil etmekten alı konulamayacaktır.

5-Çıkmaz ve çatışmanın süre gitmesi Türkiye’nin özellikle demokratik gelişmesini nasıl şimdiye kadar frenlemiş ve çarpık kılmışsa bu da bu haliyle aratarak devam edecektir. Devlet yapısında arzulanan demokratik yönlü değişimler olmayacak, kısır politikacılığa, tükenen particiliğe yol açacaktır. Yaşanan tükenmiş politika, politikacı ve politik partilerin yerine hangisi, hangi adla gelirse gelsin aynı akibete düşmekten kurtulamayacaktır. Sonuçta aynı zemin, çözümsüzlük hepsini benzer kılmakta ve tüketmektedir.

Bu durum sivil kuruluşlar ve medya dünyası üzerinde de etkisini olduğu gibi göstermektedir. Yaratıcı olmayan, halkın gerçek sorunları ile ilgilenmeyen giderek yabancılaşan organlara dönüşmektedirler. Sendikalar benzer bir konumu yaşamaktan kurutulamıyorlar.

Toplumun bünyesel sorunları daha da bunalımlı bir hal almaktadır. Moral değerler yozlaşmaktadır. Aileler hızla parçalanmakta yaşamını sürdürmesi zorlanmaktadır.

Sınırlı gelişme gösteren kurumlar, kişiler ise daha çok savaş ile bağlantısından dolayı sakıncalı olmaktadır. Ağır bir hukuk sorunu da tüm bu gelişmelerin bir sonucu olarak kendini göstermektedir. İnsan hakları ve demokratik haklara dayalı bir anayasa ve yasalar ihtiyacı kendini her geçen gün dayatmaktadır.

6-Dış politika üzerinde de mevcut çıkmazın nasıl etkide bulunduğu daha çarpıcıdır. Özellikle Avrupa kendi çıkarlarına da dayalı demokrasi gerekçelerini göstererek istediği gibi davranmakta, AB’ye bu nedenle girilememektedir. Sorunun demokratik bir tarzda aşılamaması nasıl içerde büyük olumsuzluklara yol açıyorsa dışa doğru da istenilen atılıma imkan vermemektedir. Hatta başta artan borç neden olmak üzere giderek gelişen bağımlılık bir çok dış inisiyatifin yitirilmesine yol açmaktadır. Belli güçlere bağlanmaya yol açmaktadır. Çatışma ortamına daha çok girmeye yatkın hale getirmektedir. İçte gerçekleşmeyen barış, dışarıda da barışı zorlamaktadır.

Özellikle Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Orta Asya’ya yönelik kapsamlı açılım ve liderlik pozisyonu sorunun ağırlaşmasından ötürü yakalanamamakta ve kullanılamamaktadır.

Belki de ağır bir ceza davası dolayısıyla anlamsız gelebilecek bu açıklamalar esasında İmralı duruşmalarıyla herkese, her kuruma olası gelişmelerle bağlantısı açısından önemli ve ortaya konulmak durumundadır. Gerçekten dava sonuçları çözümleyici ele alınmazsa, ana maddeler halinde belirttiğimiz hususlar Türkiye gündemi ve geleceği üzerinde giderek ağırlaşan etkilerini göstermeye devam edeceklerdir. Davanın ağırlığı bu sorunlarla ilişkisinden ileri gelmektedir. Çoğu kimsenin hissedip de dile getiremediği bu gerçeklerdir.

Bu ana maddeler: Çıkmazı ve çatışma ortamını neden sürdürmemiz gerektiğini gayet açık ortaya koymaktadır. Her bakımdan yutan bir batağa yol açmaktadır, çıkmaya çalıştıkça daha fazla batırmaktadır. Çıkmaz niteliği buradadır. Kazanma ve kaybetme de artık bu durumlar karşısında önemini yitirmektedir. Bir isyanın meşru taleplerini bir an önce göz önüne almak ve giderek tehlike arz eden yanlarına dur demek de bu açıdan önemlidir. Aslında çoktan bu noktaya gelindiğini de görmek gerekirdi. Karşılıklı hatalı ve aşırı tekrarlayıcı yaklaşımlar kesinlikle sürdürülmemelidir. Çünkü kazandıracağı bir şey yoktur. İsyanın gerçekçi demokratik ve kültürel taleplerinin ülke geneli için de gerekli olduğu görülerek rahatlıkla karşılanabilir. Bu anlamda pratik çözümü de aslında en kolay sorunlardandır. Bir Filistin, Kosova, İrlanda değildir.

Bu açıdan da bakılınca İmralı duruşmaları gerçek ve tarihi bir fırsatı da sunmaktadır. Hiç olmazsa çekilen bunca acı ve verilen kayıpların bir daha yaşanmaması ve verilmemesi için bu tarihi fırsatı değerlendirebilelim. Geleceğin daha ağır bunalımlara ve karanlıklara tahammülü yoktur. Çıkarılacak dersler temelinde, geleceğe olumlu yönelmek, kaybettiren ana hususları kazanım nedenlerine dönüştürmek kesinlikle mümkün ve tek seçeneğimiz olduğunu belirtmeliyim. 

Sorunlara Demokratik Çözüm Türkiye’nin Kazanılmış Geleceğidir

İmralı’da yargılanma gerçekliğim;demokratikleşmemiş bir toplum ve devlet yapısıyla çok acılı bir isyanın birbiriyle uçurum teşkil ettiği, yabancılaştığı trajik bir tarihi olayın öyküsü olarak da değerlendirilecektir. Sürekli bastırılmış sorunların sonuçta nerelere götürebileceğinin çarpıcı bir örneğidir. Dar ceza maddelerinin uygulamada ne kadar geç ve çözüm getirmekten uzak olmak kadar, demokratik anayasal hukukun çarpıcı gerekliğini de ortaya koymuştur. Davanın daha baştan siyasi savunmaya beni zorlaması da bu gereklilikten kaynaklanıyor. Birinci savunmam aslında sorunda demokratik anayasal çözümün vazgeçilmezliğini ortaya koyuyor. Bu gerçeğin daha da altında, derin tarihi, kültürel, siyasi, sosyal, ekonomik yanları bulunan bir sorunun yarattığı derin çıkmaz ve bundan kaynaklanan acılı isyanların askeri yollarla tamamen ortadan kaldırılamayacağını, çağımızda bunun büsbütün zorlaştığını, çözümün demokratik olmanın dışında pek mümkün olmadığını da ortaya sermiş, açığa çıkarmıştır.

Derin bir sosyolojik tespit olan, tarihen olgunlaşmış bir sorunun çözümünü de yanı başında ürettiğini burada da çarpıcı olarak görmekteyiz. Ağır sorunlar olgunlaşmadan, acılı bir hal almadan çözümlenemiyor. Çözümsüzlükte ısrarın ise karşılıklı sürekli kayıp ve artan acılar olduğu da tamamen kanıtlanmış oluyor. Devlet ve toplumun yeter dediği bir noktaya dayanılmıştır. Türkiye ve dünyanın etkili güç odaklarının da gördüğü ve oldukça tartışılan İmralı yargılma sürecinin tarihini bir çözüm başlangıcını teşkil edebileceğidir. Buna katılıyor ve özce geleceğin olasılı çözüm sonuçlarını şöyle sıralayabilirim:

1- Sorunda çıkmazın derinleşmesi askeri, silahlı güç yaklaşımlarını anlamsız, sürekli kaybettiren bir noktaya getirmiştir. Savaşlar, isyanlar, her düzeyde çatışmalar özünde bir toplumsal sorundan kaynaklanır. Çelişkinin boyutuna göre kısa, uzun, dar, kapsamlı, zayıf veya şiddetli bir hal alarak kördüğümü çözemeye çalışırlar. Burada ahlaki siyasi gerekirliklere dikkat edilmezse şiddette bir yozlaşma ve hatta vahşet durumu ortaya çıkar. Davada yaşanılan ve çok daha fazlası tüm taraflarca gösterebilinecek acılı duygusal durumlar, aslında şiddetin anlamsız yanı kadar gereksizliğini de ortaya koyuyor. 

PKK’nin başlangıçta şimdi daha iyi anlaşıldığı gibi demokratik, kültürel amaçlı bir çıkışı ve hatta yasaların ve siyasi ortamın kapalılığının bir isyana yol açması anlaşılırdır ve bu anlamda yasal olmazsa da ahlaki ve siyasi meşruiyetinden bahsedilebilinir. Doksanlı yılların başına kadar uygulanan şiddete bu anlam yüklenebilir. Ve sınırlı da olsa aslında demokratik ve kültürel haklarda bir çözüm imkanı kendini olanaklı kılmıştır. undan sonraki süreç içte olduğu kadar dışta da ve karşılıklı olarak hem çıkmazı ve buna dayalı tehlikeleri sürekli arttırma yönünde rol oynadı.

PKK’nin askeri anlamda içte ve dışta kurumlaşması Türkiye için demokratik çözüm boyutunun çok üzerine çıktığında, askeri seçeneğe yüklenme ve bu da beraberinde ağır ekonomik sosyal, siyasal sorunları getirdi. Çıkmaz çok derinleşti. Sorunun özü gereği askeri olarak çözülecek bir durum da yoktu. Bu artık anlaşılmıştır. Benim bu nedenle silahlı çatışmaya son verme kararlılığım kendini dar anlamda kurtarma anlamına gelmiyor. Tehlikeli ve anlamsız bir çıkmazdan bir an evvel kurtulma gereğini ifade ediyor. Politik ve askeri olarak da soruna doğru bilimsel yaklaşımın bir sonucudur. O halde devletin de gerekli duyarlılığı göstermesi halinde silahlı çatışmadan vazgeçme vakti gelmiş ve hatta geçmektedir. Demokratik çözümün zemini var. Ve önlemez bir gelişmeyi yaşıyor. Bu noktadan karşılıklı inatlaşma gereksizdir. Olgun yaklaşım büyük önem taşır.

Türkiye burada büyük tehlikelerden korunma kadar, tersine yani güç kaynağına dönüştürme şansına sahip olacaktır. İçte ve dışta PKK’nin askeri savaş olanakları çözümle birlikte Türkiye’nin hizmetine girecektir. Özellikle ileride başta Kuzey Irak’taki Kürt oluşumu olmak üzere tüm askeri mevzilenmelerin ve altta çeşitli güç odaklarının kendi politikalarını nasıl Kürt Sorunu adı altında iki yüz yıldır dayatmışlarsa da, bunu daha da tırmandırarak dayatma bir Bosna, Kosova, Lübnanlaşma, Iraklaşma düzeyine vardırma tehlikesi ortadan kalkacaktır. Kürtlerin Demokratik Cumhuriyetle bütünleşmesi geliştikçe bu askeri anlamda da karşı tehtidden stratejik bir güç kaynağına dönüşecektir. Çözüm bu büyük fırsatı sunuyor. Geleceğe en büyük stratejik yatırım oluyor. Karşılığında verilen, artık dünyanın her tarafından verilen ve verilmesi kaçınılmaz olan, bir taviz olarak da görülemeyecek olan, doğal demokratik ve kültürel haklardır. Kolay ve en masrafsız çözüm derken bunu kastediyorum. Bu olmadı mı tehlike ve kayıpların boyutu da zaten yaşanandan bellidir. „En kolay ve en zor barış“ deyimi burada kendisini gösteriyor. Dikkat edilirse dev boyutlu askeri masraflardan kurtulma, acı ve kayıpların durması, başka birçok güce tavizkar olmamak kadar, karşılarında güçlü pozisyonda olma, içte tıkanmanın aşılmasıyla çok güçlü ekonomik, sosyal-siyasal kültürel gelişme süreçlerine girme, dış politikada itilen başta Avrupa olmak üzere bir çok mevziye girme ve gerçekten bölgede lider ülke konumuna yükselme bu çıkmazdan ve çatışma ortamından kurtulma ile yakından bağlantılıdır. Türkiye’nin stratejik olarak tehlike arz eden birçok odaklar karşısında çözümle birlikte güç kazanması işin can alıcı özüdür. Geleceğin kurtarılması derken bunu kast ediyorum.

2- PKK’nin askeri sorun olmaktan çıkması, Kürt sorununun siyasal çözümünün yolunu açacak ve beraberinde siyasi sorun olmaktan çıkması anlamına da gelecektir. Devletin bütünlüğünü birliğini zorlamaktan, ona güç verme sürecine girilecektir. Devletle demokratik bütünleşme yolu açıldıkça devlete karşıt konum aşılacaktır. Yasal sürecin gerekleri işledikçe demokratik tarz açık tutuldukça PKK’nin tüm iç ve dış merkezleri, kurumları anlamsız hale gelecek, tehlike olmaktan çıkacaktır. Bu da gerçekten devlet açısından kendini aşırı kilitlenmeden kurtaracak, maddi manevi güç kaybını önleyecektir. Türkiye karşıtı güçlerin yine Türkiye içinde bu temelde çıkar sağlayanların elinden kullanacakları bir silah alınacak ve hatta doğru değerlendirilirse güce dönüştürülebilecektir. PKK’nin siyasi varlığına böyle çözümsel, bilimsel yaklaşım gerçekten günümüzün ve geleceğin Türkiyesinin en önemli kazanımı olacaktır. PKK’nin küçümsenmesi nasıl büyük kayıplara, tehlikelere yol açtıysa; doğru ele alınması, kazanılması da bir o kadar kazanım ve güce kavuşturacaktır. Karşılığında fazla bir taviz söz konusu değildir. Bazı yasal düzenlemelerle demokratik yolları bütünleşme ve dönüşme için açık bırakmaktır. Devletin bu siyasi duyarlığı göstermesi her halde bu kadar olup-bitenden sonra anlaşılır ve uygulanır olmalıdır. Bu temelde PKK’nin olumlu karşılık vermesi zor olmayacaktır. Kanımca ceza maddeleri ile mahkumiyetten daha önemli olan kökten ve kalıcı yaklaşım PKK için bu çözümlenme tarzı ile gelişecek ve kazanılacaktır.

3- Çıkmazda ve çatışma sürecinde ileri çapta devlete yabancılaşmış, ters düşmüş Kürt halk yığınlarının da bu çözüm tarzıyla rahat kazanılacağı açıktır. Demokrasiye en susamış bir Ortadoğu halkı olarak Kürtler, Türkiye’nin tarihte olduğu gibi günümüzde de hem muhtaç olduğu ve hem de güç vermek durumunda kaldığı mevcut durumda uzanacak barış, dostluk eli büyük birlikteliğe kaynaşmaya götürecektir. Sadece Türkiye Kürtleri değil tüm Ortadoğu ve dünya Kürtlerinin demokratik kazanımı en rahat Türkiye Cumhuriyeti çerçevesinde mümkündür. Unutmamak gerekir ki; tarihte Malazgirt’te, Çaldıran’da, Erzurum da nasıl en kritik anda bu dostluk kazanmak için vazgeçilmezse günümüzde demokratikleşme anlamında benzer bir süreci arzediyor ve bunun da ancak demokratik birlik yoluyla, incinmiş duyguların güvenle, barışla, kazanılması ve pekiştirilmesiyle olacaktır. Tüm Türkiye halkına da şüphesiz bu yaklaşım gerekli, ama bazı farklılıklar bölge halkına daha kapsamlı demokratik, kültürel, ekonomik ve sosyal yaklaşımı gerektiriyor. Sorunun anlaşılmasında, isyan zemini olmaktan çıkarılmasında bilimsel çözüm yolu budur. Bu yaklaşım ve uygulama başarısı gerçekten Türkiye’nin ülke ve devlet olarak geleceğinin bu bölge sorunları nedeniyle hep eleştirilmekten kurtulması kadar taze bir cumhuriyet gücüne, demokratik birliğe kavuşması anlamına gelecektir. Güç kaybettirme alan ve odağından, güç alınan bir zengin bölge ve özgür vatandaşlara sahip olma durumuna geçilecektir. Ortadoğu’da Kürtleri çok yönlü kazanmak, çok ciddi ve stratejik bir tehlike konusu olabilecek ve geçmişte olduğu gibi gelecekte daha da gelişecek bu durumu tersine çevirmek Türkiye’nin en temel stratejik görevi olmalıdır. Kürtlerin halk olarak kazanılması Ortadoğu’nun kazanılmasıdır. Türkiye tarihini bu halkla kazandığı gibi, bugünkü büyük çıkmazdan ve acılı çatışmadan da bu halkın tümünün barışla dostlukla kazanılmasıyla kurtulacak ve geleceğinin de büyük kazanımına bu halkla ulaşacaktır.

4-Sorunun çıkmaz ve çatışma sürecinden kurtulması ekonomik olarak gelişmenin önünün alabildiğine açılması demektir. Milli bütçeyi savaş nedeniyle sadece yutmuyor, verimsiz yatırımlar kadar ekonominin dengesiz gelişimine, rant tarzına yöneltiyor, bu da günümüzde en ağırlaşan bunalımın temel nedeni oluyor. Hangi düzeyde seyrederse, etsin bu kadar geniş alanda ve uzun sürede hiçbir ekonomi bu savaşa dayanamaz. Dolayısıyla çözüm en çarpıcı sonuçlarını ekonomik alan üzerinde gösterecektir. Askeri giderlerde kısıntıdan tutalım, bölgenin zengin ekonomik kaynaklarının harekete geçirilmesi kadar, Gap projesine aktarılacak savaş kaynaklarıyla, bölgede çarpıcı ekonomik gelişmeler kaçınılmazdır. Türkiye’nin genel ekonomik yapısı da bölge olanakları kadar, oradan Ortadoğu’ya taşırılmasıyla gerçekten bir hamle sürecine girecektir. Ekonomik verimlilik ve bütünlük en az siyasal birlik kadar önemli kazanımlara yol açacaktır. Türkiye’nin ekonomik kurtuluşu kadar bölgesel üstünlüğü ve başarısının sorunun çözümüne ne kadar bağlı olduğu görüldüğü gibi geleceğinin büyük kazanımının da bundan geçtiği açıktır.

5-Türkiye’nin siyasi koşullarında ve anayasal hukukunda Kürt sorununun en pratik çözümünün demokratik ve kültürel haklarını kullanmadan geçtiği, çıkmazın böyle aşılacağı ve şiddetle artık bir yere varılamayacağı dava dolayısıyla daha iyi anlaşılmıştır. Demokratik ve kültürel kimlik iyi anlaşılmalıdır. Siyasi kimlikten farklıdır. Daha çok devletle özgür yurttaş ve özgür toplum temelinde demokratik birliği ifade eder. Kültürel kimlik tarihten gelen varlığına sahiplenmeyi ifade eder. Günümüz dünyasında her ülkede az çok yaşanan temel insan haklarıdır. Türkiye’de sorun olması Kürt toplumundaki tarihi çözümsüzlük, bunun doğurduğu korku ve endişeler, tek yolmuş gibi isyana kalkışmalar önemli rol oynamıştır. Pratik çözüm Türk ulusal değerlerinin, başta Türkçe olmak üzere temel eğitim dili olarak öğretmek, Kürtçeyi de serbest ifade ve eğitim dili olarak bırakmaktır. Her iki dilin ihtiyaca göre öğrenilmesi aslında anayasanın da bir gereğidir. Dil yasaklama anayasaya aykırıdır. Demokratik acılım zaten Türkiye’nin genel bir sorunudur. Hızlı ekonomik gelişmeyle feodal toplum yapısının çözülmesi daha da hızlanacaktır. Bölge halkı yoğun bir demokratikleşme ve kültürel ifade sorununu bu temelde aşarsa bundan ülke ve devletin birliği zarar görmez, tersine vazgeçilmez, gönüllü birlik ortaya çıkar, zorlama her zaman ayrılıkçılığı körükler. İnandırıcı biçimde çıkarlarının ülke ve devletin bütünlüğünden geçtiği iyi anlatılırsa hiç kimse ayrılmayı düşünmez. Bunun dışında tüm birlik anlayışları bozulmaya mahkumdur.

Sorunun bu çözüm tarzı çıkmazın aşılması kadar şiddetin çok aşırı ve gereksizliğini de ortaya koyacaktır. Yaşanan ortam bunu fazlasıyla göstermiştir. Bölge halkının demokratik ve kültürel kimlikle ulusal bütünlüğe katılması, cumhuriyetin daha güçlü demokratikleşmesi olacaktır. Ortak vatan ve devletin gönüllü özümsenmesi en büyük güçtür. Geçmişin bütün korku ve endişeleri böyle aşılacak geleceğe duyulan güven böyle sarsılmaz olacaktır.

6-Cumhuriyetin kuruluşundan beri demokratikleşmenin bir engeli haline getirilen, gittikçe de ağırlaşan sorunun demokratik çözümü en çok Türkiye genelinde siyasi yapının demokratikleşmesinde kilit rol oynayacaktır. Demokratik siyaseti kilitleyen neden olmaktan böyle çıkarılacaktır. Tüm siyasi darlığın, geriliğin temelinde sorunun bu çıkmazı yatmaktadır. Partilerin, parlamentonun rolünü yeterince oynamayışının da yine bununla bağlantısı açıktır.

Çıkmaz ve sürekli isyan ve sonrası Türkiye demokrasisinin en temel engelidir. Dolayısıyla bölge halkının demokratikleşmesi tüm Türkiye’nin siyasal yapılarında zincirleme bir etkiye yol açacaktır. Devletin birliği ve gücü bu demokratikleşme hamlesinden çok şey kazanacaktır. Siyaset rant getirme aracı olmaktan çıkacak, yaratıcı işlevi olan en yüce bir kuruma dönüşecektir.

Demokratik bir anayasa hukuku da bu gelişmelerle birlikte, gelişme şansını yakalayacaktır. Siyasetin demokratikleşmesi anayasanın demokratikleşmesine daha hızlı yansıyacaktır. Hukuk ve siyaset birlikteliği demokratik rejimin güvencesi olacaktır.

Kısacası sorunun demokratik çözümü birikmiş tüm iç sorunların çözüm kilidi, dolayısıyla geleceğin Türkiye’sinin çok yönlü kazanmasının temelidir. İçteki sorunlarını böyle çözmüş bir Türkiye dışa yönelik hamle gücünü kazanmış demektir.

7-İç çıkmaz ve çatışma ortamının demokratik çözüm yolu, en çarpıcı etkisini dışa açılımda gösterecektir. Ağır ekonomik ve siyasal sorunların çözmüş, güçlü ekonomik ve demokratik yapısıyla Türkiye Cumhuriyetinin her dış politika adımının daha başarılı sonuç vermesi kaçınılmazdır. En başta AB’ne üyelik sorun olmaktan çıkacak ve gerçekleşecektir.

Bölgesel liderlik özgücüne dayalı olarak, en iddialı konuma gelecektir. Özellikle Kürtlerin bölgesel dostluğu, bölgesel gücüne büyük katkı sağlayacaktır. Tarihte olduğu gibi günümüzde ve gelecekte de Kürtlerin bu rolü Ortadoğu’da haklı ve güçlü olmanın temeli olacaktır. Stratejik bir tehlike olarak görülmekten çıkıp dayanılan temel bir güç haline gelecektir.

Bu temelde Balkanlardan Kafkasya’ya ve Orta Asya’ya kadar güçlenmenin yolu açılacaktır. İlişkilerin yeniden demokratik düzenlenmesi tarihteki stratejik güçlenmeye benzer ama demokratik temelde bir süreci başlatmanın temel adımlarındandır. Şimdiye kadar bunun gerçekleşmeyişi Misak-ı Millinin bir parçasını kaybetmekten tutalım, sürekli içe büzülme ve güç kaybına götürmüştür. Türkiye ile bölgesel çelişkileri olan bu gücü, Kürtlerden yararlandıkça en büyük darboğaza düşüldüğü İmralı duruşmalarında ortaya daha çarpıcı çıkmıştır. O halde bu çıkmaza ve çatışmalı ortama son vermek dışa doğru beklenen demokratik hamle gücüne kavuşmak, geleceği kazanmaktır. Çözümsüzlük büyük kaybettirdiği gibi çözüm büyük kazandıracaktır.

Sonuç; İmralı Süreci Tarihi Bir Başlagıç Olabilir

İmralı yargılama süreci anahtarlarıyla ortaya konulduğu gibi yeni bir sürecin başlangıcı olmak açısından tarihi bir fırsat olarak da değerlendirilebilir. Tarihte her toplumsal düzen önemli bir çatışmanın üründür. İnanıyorum ki bu çatışma ve isyanın sonucu da geleceğin demokratik toplumsal düzeni olacaktır. Çıkmaz ve çatışmada ısrarın tarihi olumsuz gelişmelere derinleştireceği, olumlu ve çözümleyici yaklaşımın ise çatışmayı sona erdirme ve kalıcı bir barış ve kardeşlik ortamına yol açması kaçınılmazdır. Bunun için acı ve kayıplarımızı bir intikam aracı olarak değil, bizi çözüm ve barışa zorlamanın temel gerekçesi kılarak olgun ve mantıki yaklaşmak böylelikle kayıp ve kazançlarımızın doğru değerlendirmesini yapmak büyük önem taşır. Önemli toplumsal sorunlar, çözümlenmedikçe hep acı ve kayıplara yol açarlar. Tarihte ve günümüzde yaşananlara baktığımızda daha ağır örneklerini çokça göreceğiz.

Uzun bir tarihin süreçten gelen ve gerçekten önemli toplumsal nedenlerin olan bu isyanların doğru bir değerlendirilmesi ve çıkaracağımız derslerin ışığında PKK önderlikli son „İsyan Hareketi“ni çatışmasını gerçekten „son“ haline getirmek mümkün ve gereklidir. Savunmalarımda özce bunun gerekçelerini ortaya koymaya çalıştım. Yetersiz ve bazı yanlışlıklar olabilir, ama doğru yolu gösterdiğime ve bunda inançlı ve kararlı olmak kadar samimi olduğumu da kesinlikle belirtmeliyim. Yaklaşımın bilimsel ve demokratik içeriği tartışmasızdır. Yasal açıdan savunma yerine ahlaki ve siyasi demokratik değerlere ulaşma ve çözüm olarak görme bir kusur ve çıkmaz olarak görülmemelidir. Tarihi bir gelişmenin kilometre taşlarından biri olarak görülmelidir. Başka tür yaklaşımların çıkmazı derinleştirmekten öteye varmayacağı, yaşadığımız büyük tecrübenin bir sonucu olarak da değerlendirilmelidir.

Bundan sonra yaşamımda yapabileceğim güçlü ve bağlı halkla birlikte yeni barış ve kardeşlik sürecini yaratmaktır. Demokratik Cumhuriyete verdiğimiz kararlılık sözünü bu temelde değerlendirmek, tarihi önem taşır. Fırsat buldukça gereklerini şüphesiz yerine getireceğim. Sözümde samimiyet pratiğimle ancak kanıtlanarak kendini gösterecektir.

Bu temelde devletin duyarlılığı şüphesiz belirleyici önem taşır. Yargılamanın ilk günden sonra Emniyet Genel Müdürlüğü, Terör ve İstihbarat Dairesinin konuya ilişkin açıklamasını önemli buluyorum. Aynen almakta yarar görüyorum: Cumhuriyet gazetesi 2 Haziran 1999 „Güneydoğu Sorunun çözülmesi için bir takım adımların atılması PKK’ye taviz anlamına gelmez. Buna kamuoyunu hazırlamak gerekir. Bunda medyaya büyük görevler düşüyor. Devlet eğer olumlu atar ve olaylar yüzde 50 azalırsa bile bu çok büyük bir gelişmedir…. Devlet soruna intikamcı ve feodal duygularla değil bilimsel yaklaşır. Soruna köklü bir çözüm yolu açıksa inatlaşmaya gitmez, bu davadan çıkarılacak sonuçlara göre, devlet de bir takım demokratik ve kültürel adımlar atıp, bu işe artık son verecektir. Türk halkının terörle yaşamaya daha fazla dayanacak hali kalmamıştır“

Gerçek devletin olgun ve duyarlı yaklaşımının seçkin bir örneği ile karşı karşıyayız. Bu yaklaşımın pratiğe geçmesi beraberinde arzulanan gelişmeleri ortaya çıkaracaktır. 1 Eylül 1998 tek taraflı ateşkese ilişkin İmralı sürecinde de üzerinde daha önemle durmamız, olayları değil yüzde elli çok çok alt bir düzeye indirmiştir. Bu düzeye güçsüzlükten veya kendiliğinden gelinmemiştir. Sorumlu bir yaklaşımın, yeni bir süreci başlatma gereği, bir yandan devlet duyarlılığı öte yandan gücümüz ölçüsünde buna yanıt vermeyle erçekleşmiştir. Bundan sonra yapılması gereken açıklamada da dile getirildiği gibi adımların atılması, PKK’nin silahlı mücadeleyi bırakması, bu işe son verilmesidir. Manevi etkimi kullanarak bu rolümü başarıyla yerine getireceğime inancımı belirtmek istiyorum. Gerçekten halkımızın dayanma gücü artık kalmamıştır.

Sorunlarımızın çözüm yolu artık Demokratik Sistemin geliştirilmesinden ve çizilecek çerçevesinden geçmektedir. Bu konuda Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın 37. Kuruluş Yıldönümünde yapılan konuşmasından alınan kısa bazı bölümler umut vermekte ve doğru yolu göstermektedir.

„İnsan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde de insan hak ve özgürlüklerinin çağdaş, evrensel standartlara uygun olarak korunması ve geliştirilmesi zorunludur.“

„Düşünceyi açıklama özgürlüğüne getirilen diğer bir sınırlama nedeni de dil konusundadır. 26. Maddenin 3. Fırkasında ‚Düşüncenin açıklamasında ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan her hangi bir dil kullanılamaz‘ denilmektedir. Oysa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düşüncelerin ve açıklanması ve yayılmasında belli bir dilin kullanılmasının yasaklanabileceğine ilişkin sınırlayıcı bir kurala yer verilmemiştir.“

„Anayasa ve yasalardaki sınırlama ve yasakların kaldırılarak, insan hakları yönünden çağdaş demokrasilerde geçerli olan düzeye ulaşması çabaları sürmektedir. Düşünce açıklama özgürlüğüne anayasada daha geniş yer verilmesi yönünde basın kuruluşlarımız, sivil toplum örgütleri ve bilim adamlarımız öneriler yapmaktadır. Böylece oluşacak kamuoyu ve siyasal irade sonucu anayasa değişikliğinin gerçekleşmesini umuyoruz. Uygarlık düzeyinin bir göstergesi olarak, kabul edilen ve uluslar arası alanda büyük gelişme gösteren insan hakları hukuku verileri yasalarımıza yansıtılmalı, uluslar arası sözleşmeler karşısında anayasa ve yasa kurallarının gözden geçirilerek, sözleşmelerde ön görülen evrensel standartlar hukukumuza kazandırılmalıdır“

Bu satırlar demokratik ve kültürel hakların da temelini teşkil etmekte ve çözüm yolunu göstermektedir. Girilen doğrultu budur ve er geç gelişeceği çağdaş, demokratik uygarlığın gereğidir. Demokratik Türkiye Cumhuriyeti ve onun Demokratik Anayasası bunun somut ifadesi olacaktır.

Ceza kanunun 125. Maddesinde cezalandırılmamla birlikte tarihin ahlaki ve siyasi açıdan beraatının kesin olduğuna inancımı belirtiyor, Demokratik Cumhuriyete onurlu ve adil bir barış için hizmette bulunmayı en yüce erdem, fazilet olarak selamlıyor saygılarımı sunuyorum. 
  1. Hinterlasse einen Kommentar

Schreibe einen Kommentar

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: