Türklerin Kur’an aşkı

İslam’la şereflenen ilk Türk hükümdarı Buğra Han, İslam’ı, rüyasında gördüğü Peygamberimizden öğrenmiştir
İnsan hayatında hakimiyet kuran iki güç vardır. Bunlar da -bilindiği üzere-hayır ve şer güçleridir. Şerrin kaynağı nasıl ki nefis ve şeytan başta olmak üzere insanın yaratılış sırrını yok etmeye çalışan kötü güçler ise, hayrın, doğrunun ve hidayetin tek kaynağı da İslam ve onun aziz kitabı Kuran’dır
       Türk milleti olarak diğer toplumlara kıyasla hakka sahip çıkmak, onun hizmetinde bulunmayı en büyük şeref ve paye sayan eşsiz bir yapıya sahip olduğumuz şüphe götürmez bir realitedir.
       Günümüzde tarihi araştırmaların da ortaya koyduğu üzere, İslam dini ile şereflenmeden önce de ecdadımız „tek Tanrı“ya inanan bir millet idi. Her ne kadar Türk milletine zaman zaman gerek Hindistan ve İran’dan bulaşan şamanlık ve budistlik, gerekse Yahudi ve Hıristiyanlıktan sıçrayan batıl itikatlar olmuşsa da, bunların özüne inildiğinde, Türk’ün vahdaniyetçilik esprisini yakalamak mümkündür.
       Türk milleti, hiçbir vicdani baskının bahis konusu olmadığı bir zaman ve şartlarda İslam ile şereflenmiş ve onun hizmetine girmiştir. Türklerin Müslüman oldukları 8. yüzyıl, tarihin başka bir örneğini kaydetmediği, harp edip galip geldikleri Arap milletinin dinini, onda buldukları tek ve değişmez Hakk’ın nurunu tespit ederek kabullendikleri bir altın çağdır.
       Bu tarihten itibaren hiçbir millet, Kur’an ışığına bu kadar istek ve iştiyakla koşmamıştır.
       İslam’la şereflenen ilk Türk hükümdarı, Karahan Hakanı Abdulkerim Satuk Buğra Han’dır. Yaygın bir menkıbeye gögre Buğra Han, İslam’ı, rüyasında gördüğü Peygamberimizden öğrenmiş, tebası da hiçbir itiraza mahal bırakmadan ona uymuştur. 8. asırda başlayan İslamlaşma hareketi, 11. yüzyılda doruğa ulaşmış ve bu tarihten itibaren Türk milleti, İslam dünyasının siyasi lideri olmuştur. Nihayet 16. asırda Yavuz Sultan Selim Han, Resul-i Ekrem’in halifesi, kutlu vekili olmuştur.
       Türk milleti, İslam’a girdikten sonra her manada fıtrat ve karakteriyle örtüşen Kur’an’a sımsıkı sarılmış, kendi kültür, örf ve ananelerini onunla yoğurmuştur. Şu kadar ki, Kur’an onlar için hak ve faziletin değişmez bir düsturu olmuş, ona uyan her şeyi kabul, uymayanı da terk etmişlerdir. Türk toplumunun yaşayış biçimine bakanlar, toplum hayatının bütün katmanlarında Kur’an – İslam ve Türk üçlüsünün tek vücut halinde varlığını sürdürdüğünü görmekte güçlük çekmezler.
       Ferdi anlamda Müslüman Türk insanını doğduğundan mezara kadar, hayatının bütün safhalarında Kur’ansız düşünemezsiniz. Doğunca sağ kulağına okunan ezan, sol kulağına okunan Kamet ve bunları takip eden ayetel- kürsi’lerden tutun da nişan, düğün, askerlik ve meslek seçimi gibi dönüm noktalarında, hastalıkta, sağlıkta ve nihayet kabre konulduğu zaman başucunda yapılan Kur’an tilavleti ve verilen telkin ile en büyük mahbub (sevgili) olan Allah’a, Kuran ile teslim edilişine kadar mümin hayatının her safhasında Kur’an – insan gönül bağı vardır.
       Resmi manada Müslüman Türk’ün eğitimini düşünürsek, devletin eğitim teşkilatının bütün birimlerinde Kuran’ın bunlardan ayrılmayan, adeta onsuz olamayan bir unsur teşkil ettiğini görürsünüz. Resmi eğitimin başladığı „sıbyan mektebi“ (ana okulu)ndan tutun da medreselerin en yüksek bölümü olan mütehassısin“ kısmına kadar, eğitimin her safhasında Kur’an eğitim ve öğretimi vazgeçilmez bir esas olarak kabul edilmiştir. Müslüman Türk yurdunun her köşesinde açılmış yüksek seviyedi Kur’an eğitimi yapılan „darü’l – kurra“lar, hükümdarların saraylarını süsleyen „Enderun“lar, sultanların özel ikametlerine tahsis edilmiş olan köşklerde dahi Kur’an eğitimine ayrılmış bölümleri görmek mümkündür.
       Müslüman Türk toplumunun siyasi, hukuki, ticari, sınai vb. kurumlarında, bunların doğruluk ve adaletle devam etmelerinde daima Kur’an’a bağlılık duygusu yatmaktadır. Eğitim sisteminin temelinde böyle köklü esasları bulunmayan bir devlet, toplumda istenilen huzur ve sükunu, -polisiye teşkilatı ne kadar güçlü olursa olsun- temin edemez.
       Öyle ise, bugün güzel vatanımızda arzu ettiğimiz ve iştiyakla beklediğimiz bir bayram havasının oluşabilmesi için Kur’an’a gönül veren, onun sonsuz feyzinden, feyz-yab olmak isteyen Kuran’lı bir hayata talip olan ecdadı gibi, ona hizmeti, şereflerin en büyüğü telakki eden Türk gençliğine muhtacız.

yas03a1.jpg

İmam-ı Azam Camii

       Bağdat’ın Şah İsmail tarafından işgalinden bir süre önce türbedarı, İmam- ı Azam’ı rüyasında görür ve şu sözleri işitir:
       „Benim kabrimin üstündeki sandukayı falan yerdeki bir mezarın üzerine koy ki, orada cehennem ateşine müstahak bir kafir gömülüdür.“
       Türbedar denileni yapar. Bir süre sonra Bağdat Şah İsmail tarafından istila edilir. Şah’ın ilk işi bu büyük imamın kabrini sormak olur. „Bu imam nerede, ne şekildedir?“ diyen Şah İsmail, sandukanın bulunduğu mahalle gelir. Sanduka kırılır ve içinden pis kokular yayılır. İçindeki cesedi de İmam’ın zannıyla yakarlar.
       Yıllar sonra 1534’te Kanuni Bağdat üzerine giderken, komutanlarından biri, rüyasında İmam-ı Azam’ı görür ve onun mezarını sadece Taşkın Hoca adlı birinin bildiğini öğrenir. Bunun üzerine o şahıs bulunur, İmam’ın gerçe kabrinin bulunduğu yere götürülür, toprak kazılır ve kabrin taşı çıkarılınca ortaya mis gibi bir koku yayılır. Bunun üzerine Kanuni, orayı hemen kapattırıp üzerini kubbe ile örter. Çevresine cami, medrese ve imaret, etrafına da bugün İmam-ı Azam Kalesi“ denilen kaleyi yaptırır.

Kıssadan hisse

       Papazın kehaneti
       Fatih Sultan Mehmet Bizans’ı fethettikten sonra imparatorluk sarayını gezerken, bir ara mahzene iner ve zindanda yaşlı bir papaza rastlar. „Bu halin nedir, niye buraya hapsedildin?“ diye sorar. Papaz şu yanıtı verir:
       „^Frz edeyim sultanım. Kuşatma başladığında imparator beni huzuruna çağırdı ve İstanbul’un düşüp düşmeyeceğini sordu. Ben de, ilmime dayanarak bunun son muhasara olduğunu, şehrin elimizden çıkacağını söyledim. Çok kızdı, bana eziyet edip buraya attırdı.“
       Bunun üzerine Padişah bir an düşünür ve sorar:
       „Peki bu şehir bir gün olur bizim de elimizden çıkar mı?“
       Papazın yanıtı düşündürücüdür:
       „Ne zaman ki içinizde fesat artar, ahaliniz kendi menfaatlerine teslim olur, mülklerini yabancılara satanlar çoğalır, yabancıdan medet umanlar artar, şehir sizden çıkar.“
       Fatih oracıkta diz çöküp ellerini açar ve şöyle dua eder: „Ya Rabb! Böylelerini kahrına ve gazabına uğratmanı dilerim.“

  1. Hinterlasse einen Kommentar

Schreibe einen Kommentar

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s

%d Bloggern gefällt das: